Covid Öncesi bir Güney Doğu Anadolu Gezisi Mart 2020
Adana, Tarsus, Mersin, Antakya, Gaziantep, Urfa, Mardin, Midyat, Diyarbakır.
Ocak ayında Yılmaz arkadaşımın tavsiyesi ile 3 mart tarihinde kullanılmak üzere
Adana`ya ucuz birer uçak bileti aldık. Henüz Covid-19 adı duyulmamış idi. Bana
ağabey nasıl bir rota yaparsan yap ben razıyım diyen Yılmaz arkadaşımla 3 mart
günü 7.35 uçağı ile İzmir`den Adana Şakir Paşa Havaalanı`na uçtuk. Planladığım
rota her şehirde iki gün kalmak suretiyle Adana, Antakya, Gaziantep, Urfa,
Mardin ve Diyarbakır ve tren ile döneceğimiz iki gün ile birlikte 14 günlük bir
gezi idi. Son gün Diyarbakır`dan sabah 11 de bindiğimiz tren ertesi sabah 8
civarında Ankara`ya getirdiğinde hava sıcaklığı anormal düşmüş 3 derecelerde
idi İzmir Mavi treni ise akşam sekizde kalkacaktı 20-25 derecelerden birden
bire bu soğuğa alışamıyacağımdan hemen İzmir`e otobüs ile dönmeyi teklif ettim.
Yılmazın önerisi daha güzeldi; önce Eskişehir`e hızlı tren ile gidelim gerisi
kolay. Baktık saat 10.30 da tren var Eskişehir Hızlı Trenine hemen bilet aldık
(tam 48 TL. , 65 yaş yarısı 24). Yol birbuçuk saat sürüyor bir ara hızı 251
km/s `e çıktı. Gar ayrı modern bir yapı vagonlarda pulman pek rahat.
Eskişehir`de de hava sıcaklığı 2-3 derece ve kar atıştırıyor ben otobüs ile
hemen dönmeye karar verdim. Gar çıkışında bir otobüs vardı şoföre Otogara gider
mi dedik tamam deyince bindik. Bizi bir saat sokak aralarında dolaştırdıktan
sonra Otogar`da indirdi. Meğerse tramvay kısa yoldan götürüyormuş. Otobüsüm
saat 14`te idi akşam 20.50 de İzmir`e eve de gece 10 da vardım.
1- Adana,3 Mart
3 mart günü sabah yaklaşık bir buçuk saat sonra Adana`ya vardık. Evvelce
ayarladığım eski şehrin çarşısında bulunan Otel Mercan`a gitmek üzere bir
minibüse binip Küçük Saat meydanında bizi indirmesini söyledik. Herhalde daha
kestirme bir vasıta olması lazımdı zira bizi neredeyse bir saate yakın ara
sokaklarda dolaştırıp mahallelerden geçtikçe talebe indirdi talebe bindirdi
sonunda meydana getirdi. Buraya Küçük Saat denmesinin sebebi İş Bankasının
kumbara biçimindeki saatinden dolayı. İstanbullu eskiler hatırlarlar Taksim
meydanında bir benzeri vardı sevgililerin altında buluştuğu. Eşyalarımızı
bıraktık hemen çıktık. Önce sırası ile Yeni Cami (Kurucusunun adı ile de
anılıyor Abdürrezzaki Antaki Camii), avlu kapısı üstündeki kitabeye göre
1724(1137 h) diğer bir kitabeye göre de 1729 (1142 h) tarihinde inşa edilmiş.
Bebekli Kilise, ön cephesinin çatısı üstünde kucağında bebek ile Meryem Ana
tasvir edildiğinden dolayı bu isim verilmiş olabilir. Kemeraltı Camii evvelce
Tarsus Kapı denilen bu semte sonradan Kemeraltı dendiğinden Cami de bu adla
anılır olmuş. Savcıoğlu Hacı Mustafa isimli bir hayırsever tarafından
yaptırılan bu cami Ramazanoğlu Piri Paşanın emirliği zamanına (1548)
rastlamaktadır. Ahşap el işleri çarşısından geçtikten sonra Büyük Saat
kulesinin bulunduğu meydana çıkarken Çarşı hamamını resimledik. Hamam Ramazanoğullarından
Piri Paşa zamanında 1529 (936 h.) tarihinde yaptırılmış. Kadınlar matinesi
olduğundan içine bakamadık. Büyük Saat 1882 yılında Vali Abidin Paşa tarafından
yaptırılmış. Yüksekliği 32 metredir. Adana Belediye reisi bulunan Hacı Yunus
Ağanın çok emeği geçmiş zamanın astronomi bilgini Hacı Bekir Sırrı`nın da
katkılarından dolayı işletilmesi kendisine verilmiş. Meydanda Büyük saatten
sonra ortada Ziya Paşanın kabri olan parkı geçip Ulu Camiye geldik. Cami
Selçuklu Memluk ve Osmanlılar devrine ait mimari karekterler taşımakta olup üç
ayrı kitabesinden anlaşılacağı üzere ilk defa 1513 yıllarında Ramazanoğlu Halil
Bey tarafından inşasına başlandığı ve 1541 yılında Halil Beyin oğlu Piri Mehmet
Paşa tarafından bitirildiği anlaşılmaktadır. Batı tarafındaki sivri stalaktikli
kubbe Selçuklu mimari stilinde yapılmış olması burada çok daha önceki beylik
döneminde küçük bir mescid olarak yapıldığı ve sonradan 16. yüzyılda ihtiyaca
kafi gelmediğinden bunun yanına bu günkü binanın yapıldığı düşünülmektedir.
Acele ile gezdiğimiz bu külliyede Ramazanoğlu Konağı kapalıydı giremedik.
Tarihi Taş Köprüye giderken Memiş Paşa Camii, terk edilmiş harap Eski Emniyet
Müdürlüğü binası ve yanında yeni restorasyon gören iki katlı (?) paşa konağının
yanından geçtik. Taşköprü`den sonra Nehir yatağının yanından kuzeye yürüyerek
şahane bir görgüsüzlük örneği olan sanki copy/paste yapılmış olan Sabancı
Merkez camisine gittik. Tekrar yürüyerek yaklaşık 2 km, Arkeoloji ve Etnografya
müzesini gezdik. Otele dönüşümüzü gene yürüyerek yaptığımız için çok
yorulduğumuzdan otele yakın bir kebapçıda Adana kebaplarımızı yedikten sonra
erkenden yattık.
Adana'da ikinci gün Tarsus ve Mersin gezilerimizi yapacağız.
2- Tarsus,
Mersin 4 mart.
Sabah kahvaltımızdan sonra yürüyerek tren garına vardık. Bölgesel tren
seferleri İskenderun-Adana-Tarsus-Mersin arasında işliyor. Saat 11 de Tarsus'a
gitmek için bilet aldık. Tam 11 TL 65 yaş 5.5 TL. Sonra dönerken öğrendiğimize
göre Mersine kadar gitsen de gene 5.5 TL. Tarsus'ta hiç tahmin edemeyeceğim
kadar görülecek yer varmış. Evde yapmış olduğum araştırma neticesinde Tarsus'ta
üç etaplık bir yürüyüş planı çıkardım. Birinci etap Gardan Tarihi Tarsus Evlerine kadar yürüdük. Google haritalarda
gösterilen nokta yanındaki küçük bir parkta Saint Paul Kuyusu var . Giriş 10
TL. Saint Paul'un burada bir evde yaşadığı varsayılıyor. Eski bir resimde
görüldüğü üzere. Eski evlerin sokaklarını dolaşmak epey vaktinizi alır. Genelde
sokaklar boş evlerin çoğunluğu restorasyona uğramış, içlerinde oturan yok kafe,
bar türkü evi veya kültür evi olarak kullanılıyor.
İkinci durağımız Kleopatra Kapısı. İsmet Paşa
Bulvarı ile Adana Bulvarının birleştiği meydanda bir kaide üzerinde
Kutalmışoğlu Süleyman Şahın ayakta bir heykeli bulunmakta. Kutalmışoğlu
Süleyman Şah 1082 tarihinde Tarsus'u fethetmiştir. Eskiden Tarsus surlarında üç
kapı bulunuyordu. Dağ Kapısı, Adana Kapısı ve Deniz Kapısı. Surlar 1835 yılında
Mısırlı İbrahim Paşanın işgali sırasında yıktırılmış bir tek Deniz Kapısı
bırakılmış olup bu gün Kleopatra Kapısı diye anılmaktadır.
2. Harita da görülen rota üzerinde ilk durak
Gözlükule Höyüğüdür. İlk defa 1845 sonra 1852 yılında İngilizler ve Fransızlar
tarafından kurcalanan höyük 1934 yılında ciddi olarak incelenmeye alınmış ve
ileriki senelerde MÖ 3000'e kadar Erken Bronz eserler bulunmuştur. Buradan St.
Paul kilisesine, Bilal-i Habeşi mescidine ve Kırkkaşık Bedestenine ve Ulu
Camiye ulaştık .Bu günkü Cami 1579 yılında Ramazanoğullarından Piri Paşanın
oğlu İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır. Minarenin yapılış tarihi ise1362
olup belki de burada eski bir kilisenin üstüne yapılmış bir cami vardı. Epey
yorulduğumuzdan cami bahçesinde bulunan (biraz ters geldi cami bahçesinde
kahvehane bulunması) kahvede çay içtik O sırada birilerinin içtiği melengiç
kahvesi dikkatimizi çekti ısmarladık. Süt katılmış gibi geldi beğenmedim.
Şahmeran Heykelinin bulunduğu Kilise Cami (Eski
Cami) meydanına çıkarken uğrayacağımız Danyal Peygamber Kabri Makam-ı Şerif
camisini atlamışız. Buradan tren istasyonuna giderken bir Roma Hamam
kalıntısının yıkılmış bir duvarının deliğinden geçtik herhalde tehlikeli olduğu
için buraya "Altından Geçme" deniyor.
Saat 15.13 teki Mersin trenine yetiştik. Yol 35-40
dk. sürüyor. Mersinde görülecek tarihi bir yer olmadığından doğruca deniz
kenarındaki parka gittik. Küçük limanda balıkçı lokantası olarak kullanılan
tekneler var. Bir kısmı 10 TL karşılığında liman içinde 45 dk. gezdiriyor.
Akşam 19.45 treni ile Adana'ya döndük.
3- Antakya,
5 Mart.
Otogar Adana merkezden epey uzakta minibüs ile
herhalde dur kalk bir saat sürer. Bir taksiye binip gittik 20 lira verdik.
Minibüs 3 buçuk lira alıyor. İki kişi 7 lira eder. Otogarda kalkmış bir otobüse
çıkış kapısında yetişip bindik saat 9.22. Bilet 35 lira Payas’a saat 10,45 te
İskenderun'a 11.15 te vardık, yol üç saat kadar sürüyor.
Yarımda Antakya otogarda inip doğruca merkezi
bir yerde olan Öğretmen evine gittik. Eşyalarımızı
bıraktık hemen çıktık Eski köprünün yanındaki müze kapanmış tadilatta etnoğrafik
eserler sergilenecekmiş. Kapıdaki görevli hemen karşıda parkın içinde olan
Turizm Ofisinden yeni müze hakkında bilgi alabileceğimizi söyledi. Aldığımız
bilgiler neticesinde köprünün karşı tarafındaki duraklardan 106 numaralı
otobüse bindik. Bizi şehrin epey dışında tam müzenin önünde indirdi. Müzeyi saat
dörde kadar ancak bitirebildik. Dönüş yolu üstünde bulunan Sen Piyer kilisesine
bir minibüse binerek gittik. İndiğimiz anayoldan 15 dk. lık bir tırmanışla
kiliseye geldik. Bu benim buraya üçüncü gelişim. Eşim ile Kasım 1972 ve Ekim
2010 tarihlerinde iki kere gelmiştik. Tepede Antakya'nın 50 senede ne kadar
dolduğunu gördük. Kısa bir ziyaretten sonra merkeze döndük. Uzun Çarşıya girdik
bir takım hanların içinden geçerken bir kasap ayni zamanda kebap yapan mahzen
gibi bir yere girdik. Tonozlu ve duvarlar kiremit, ayakların boyutları ikişer
metre. Sahanda köfte (adına "tepsi kebabı" diyorlar) yapıyor kilo ile
400 gram iki kişiye yeter aç iseniz 250 şer gram yapalım dediler. Kilosu 100
lira. Şalgam suyu ve ayran ile birlikte 48 lira hesap geldi. Adana'da yediğimiz
kebaptan daha güzel ve çok hesaplı idi. Yemekten sonra Habib-i Neccar camisine
gittik. Yahya ve Yunus (Yuhanna ve Pavlus)’un yan yana kabirlerini ve iki kat
bodrumda Habibi Neccar'ın sandukasını ziyaret ettik. 2010 daki eski resimlerle
mukayese ettiğimde bodrum katlarındaki değişimi gördüm. Neccar'ın sandukasının
birinci bodrumda olduğuna karar verilmiş ve gereksiz sıvalar sökülmüş taş duvar
ortaya çıkarılarak orijinaline daha uygun hale getirilmiş.
Dönüşte Kemal Paşa
caddesinde bir Künefeci gördük. Merkezdeki kalabalık yerde yemek yerine bahçede
künefe ısmarladık. Yanında birer küçük bardak süt ve içinde atıştırmalık
melengiç, kırık sarı leblebi, mısır vs. olan küçük meze tabağı getirdi. Süt için
tatlıdan sonra şekerin tadını keser dedi. Sonradan öğrendiğimize göre
atıştırmalık adet değilmiş. Herhalde künefeyi daha fiyatlı hale getirmek için
bir usul olsa gerek. Bahçede reklam olsun diye iskeletli mozaiğin altına
“künefe ye mesut ol” yazmışlar, biz de hatıra olsun diye panonun önünde resim
çektirdik.
Kurtuluş Caddesindeki binaların çoğu restore edilmiş
ve kullanılıyor. Mimari açıdan çok estetik binalar var. Bol bol bina
detaylarının resimlerini çektik.
4- Samandağ,
6 Mart
Sabah kahvaltısından sonra Öğretmen Evi’nin arka caddesi olan Şht.
Mustafa Sevgi üzerindeki duraktan geçen 401 numaralı belediye otobüsü ile
Samandağ’a gittik. Otobüs tenha olmasına rağmen Samandağ'a yaklaştıkça iyice
doldu, yolcu fazla olduğu için 10 dk. da bir otobüs varmış. Bilet 6 TL. yol bir
saat sürüyor yaklaşık 25 km. Şoför bizi Çevliğe gidecek minibüslerin durağında
indirdi. Bindiğimiz minibüs doluncaya kadar 15 dk. bekledik. Bizi Titus
tüneline giden yolda indirmesini söyledik, mesafe yaklaşık 7 km. İndiğimiz
noktadan 400 m. kadar tırmandık. Eskiden serbestçe giriliyordu şimdi girişe
kulübe koymuşlar para kesiyorlar. Giriş 10 TL. Yeni yol yapmışlar. Gişedeki bey
hemen önümüzdeki bulunan yarığa girin yürüyün diye tarif etti. Sonuna kadar
gittik geçilmez yerden yukarı çıktık. Sonra tekrar merdivenli yerden aşağı
indik. Üstü kapalı tünele girdik fakat ilerleyemedik karanlık ve uygun
ayakkabılarımız olmadığı için.
Yukarı çıktığımız yerden biraz daha ilerde Beşikli Mağara denilen yere gittik.
Burası miladi I. Asır ile VI. Asırlar arasında ya şehrin önde gelen kişileri
için ya da kentin önde gelen ailesine ait yüksek zevattan bir aile mezarlığı
olabilirmiş. Önde bulunan iki büyük mezar oyuğu sebebiyle yerel halk tarafından
beşik tabir olunduğundan buraya “Beşikli Mağara” deniyor. İçinde 93 mezar
yatağı var. Buralarda daha başka kaya mezarları olup Antik kent Seleucia
Pierria’ nın nekropolü durumundadır.
Dönüşte Sahil denen yere gitmek için minibüsten Samandağ'ın içinde bir yerde
indik. Gene 401 numaralı belediye otobüsü geldi el kol zorla durdurduk. Belki
beklediğimiz yer durak değildi bilemem. Kısa bir yoldan sonra otobüsün son
durağında indik, zaten orası da sahil kenarı idi. Yazlık olarak kullanılan
“Sahil” çok güzel geniş ve kilometrelerce uzayan bir plaja sahip. Biraz ilerde
yuvarlak planlı bir bina gördük. Hz Musa ile Hızır aleyhisselamın buluştuğu yer
imiş. İçeri ayakkabı çıkarılarak giriliyor. Ortada bir beyaz kocaman bir armut
ucunda sapı, etrafı yeşil renkte mermer kaplı, çepeçevre duvarın dibinde kimi
oturan kimi yere oturamadığı için sandalyede oturan insanlar, hepsi dua
mırıldanıyor. Girişin iki yanında birer şömine içinde kor ateş, yanındaki
kaptan bir şeyler alıp ateşe atıyorlar, Sonradan anladık ki tütsü imiş, tütsünün
dumanı ve güzel kokusu içeriye yayılıyor. Girenlerden bazıları eşikte yere
kapanıyor. Bazıları kapının iki yakasını da öpüp başını dokunduruyor. Ortadaki
beyaz armudun etrafında dua ederek dolaşıyor ve her köşesini öpüp başlarını
dokunduruyorlar, hatta üçer kere öpen var. Ayrılırken arkalarını dönmüyor geri
geri gidiyorlar. Dışarı çıktığımızda binanın etrafındaki yolda da arabayla
dönerek tavaf edenleri gördük. Antakya'ya döndüğümüzde ziyaretimize gelen
Yılmazın askerlik arkadaşı Asaf beyden işin aslını öğreniyoruz . Meğer orada
eskiden üstü açık bir kaya varmış etrafı tel örgülü. Sonradan işi büyütüp
etrafına bina yapmışlar kayayı korumak için de beyaza boyayıp etrafına mermer
geçirmişler. Pek hürmet edilen ve bize pek tuhaf gelen bu adet aleviler
tarafından yapılıyormuş. Biz yok yav deyince buraların Alevileri sizin
oradakilerden çok farklıdır demişti.
5- Gaziantep,
7 ve 8 Mart.
Sabah erken kalkıp otogara gittik. Diyarbakır üzerinden Iğdır’a
giden otobüsten biletlerimizi aldık Iğdır'a ertesi sabah saat 6-7 gibi varırmış.
Antep için 4-4,5 saat sürer dediler. Saat yarımda Otoyolda Osmaniye yakınından
geçtik. Gaziantep'e 13,30 da vardık. Merkeze giden bir belediye otobüsüne
bindik, para geçmiyormuş, bir kadın kartını verdi bilet 3,10 kuruş. Otel
merkezi yerde eşyaları bıraktık biraz dinlendik hemen müzeleri gezmek için yola
çıktık. Bolca butik müze var.
Önce para müzesine girdik. Adı Devr-i Alem Para Müzesi imiş. Mezbelelik bir
yer. Bozuk paraları kavanozlara koymuşlar her çeşit karma karışık. Kağıt paralar
da keza kimi kavanozda kimi kırık dökük çerçeve içinde karmakarışık konulmuş.
Kapıda duran hanımın eşi topluyormuş. Giriş neyse ki 2 lira. Adam bulduğu yerli
yabancı parayı tasnif etmeden doldurmuş. Bir kısmı da gelenlerin verdikleri
veya hibe edilen paralar.
16.20 de Emine Göğüş Mutfak Müzesine girdik. İlk turizm bakanı, gazeteci vs.
Ali İhsan Göğüş’ün eşi bağışlamış. Güzel tertipli faydalı bakanlığa bağlı
olduğu için bedava girdik. Yarım saatte gezdikten sonra 16.50 de Hamam Müzesine
girdik. Zaten bu üç yer birbirine çok yakın.
Müzeden çıktık kale çok yakın, Vakit kaleye girmek için geç oldu. Kalenin
batısında kalan Şirvani Camini ziyaret ettik. Sonra Kalenin hemen doğusunda
bulunan Zeytin Han’a girdik. Burasını sabun, yağ, baharat vs satan bir mağazaya
çevirmişler. Düzgün ve kaliteli mal satıyorlar. Yanındaki giriş Budeyri Han
ortasında avlu var etrafında bir takım dükkanlar ve kahve var ama kapalı .
Önündeki Gümrük Caddesinden hafif meyilli bir yoldan güneye doğru yürüdük
sağımızda Millet Han içinde üst katta Baklava Müzesi var diyorlar ama
baklavalar yenmiş bitmiş ki herhalde bir şey bulamadık boş dükkanlardan başka.
Orta avluda güzel bir kahve var. Hanın biraz ilerisinde caddenin solunda Tarihi
Yeni Han (nasıl hem tarihi hem yeni oluyor anlamadım) kapısından girince karşı
az sağdaki kahveye giriyorsunuz merdivenle bodruma inince Tarihi Kaleoğlu
Mağarasına geliyorsunuz. Herhalde yazın dışarısı 35-40 derece iken burası serin
ve nemli ortamda dinlenmek çok hoş olsa gerek. Gezindik resimler çektik çıktık.
Az ilerde ayni sırada İmam Çağdaş’ın Kebap evine gittik. Yemekler 44 liradan
başlıyor. Lahmacun 10 lira birer lahmacun ayran ve şalgam suyu ısmarladık.
Garsonlar illa bir lahmacun yetmez ikişer yaptıralım dediler yiyeceğimize de
karışıyorlar sanki kaç yiyelim diye sorduyduk. Halbuki Antakya'da eğer çok
açsanız diye sormuşlardı. Tabi davranışları da değişiyor garsonların. Ayran
kupa ile değil kalaylı bakır geniş tas ile geldi, çorba gibi kaşıkla içtim.
Yemek sonrası çarşı içine biraz daha yürüdük dükkanlar kapatılıyor etraf
tenhalaşıyor, Zincirli Han’a girdik. İçerde incik boncuk ve bir iki tarım
ilaçları satan dükkan vardı. Çıktık biraz daha ileride Karatarla Camisine
geldik. İlerisi karanlık ve tenha eski zamanlarda olsaydı dolaşırdık.
Şimdilerde Suriyeli ipten kopma gençler sürü halinde dolaşıyorlar ne olur ne
olmaz deyip otele döndük. Biraz dinlendikten sonra tekrar çıkıp kalabalık
gördüğümüz sokaklarda dolaştık.
Ertesi sabah otelin arkasındaki ermeni mahallesindeki Oyuncak Müzesini
yanındaki Atatürk Anı evini ve Hüsnü Süzer Etnografya Müzesini gezdikten sonra
Kurtuluş camisine gittik fakat kapısı kilitli olduğu için içine giremedik.
Kurtuluş Camii”nin gerçek adı Surp Asdvadzadzin Kilisesi. Yani aslında bir
Ermeni Apostolik Kilisesi. Planı İstanbul’daki yapıları ile ünlü Balyan
ailesinden Sarkis Bey’e ait olan kilisenin inşası 1892-1893 yılında
tamamlanmış. 1915’te kapatılmış . Üç yılı aşkın zaman kilise binası, hükümet
tarafından askeri gerekçelerle kullanılmış. 1920 den 1980’lere kadar cezaevi
olarak kullanılan yapı, 1988’deyse bir kez daha kimlik değiştirip camiye
dönüştürülmüş, adı da “Kurtuluş” olmuş.. 2013 yılında kilisenin arkasında
bulunan Ermeni öğrenciler için hazırlanan sıbyan mektebi bölümü yıkılıp. 17
Haziran 2017 tarihinde, restorasyonun ardından tekrar açılmış.
Camiden çıktıktan sonra Arkeoloji Müzesine gitmek için İstasyon caddesine
çıkarken Çınarlı Cami üstünde Şehitler Abidesini ve altında 1-4-1920 den
8-2-1921’e kadar Fransız muhasarası sırasında Antep müdafaası için şehit olan
6317 kişinin makamına uğradık. Antep 25-12-1921 de kurtulmuş. Abide 1935
yılında yapılmış.
Yirmi dakikalık bir yürüyüşle Arkeoloji Müzesine geldik bir saat kadar
gezdikten sonra tekrar 25 dakikalık bir yürüyüşten sonra Gaziantep Gar
binasının kuzeyinde yeni inşa edilmiş Zeugma Mozaik Müzesine gittik.
Demiryolunu geçmek için hattın altından geçen yolu kullandık, hattın kuzey
yerleşim yerlerini istimlak etmişler her taraf moloz dolu. Müzeyi bir saatte
dolaşıp meşhur çingene kızı mozaiğini de gördükten sonra çıktık etrafta ne
otobüs ne de taksi bulunacak bir yer değil Önünden geçen otoyolda kimsenin
duracağı yok Tekrar geldiğimiz yoldan dönmek istemedik anayol boyunca doğuya
yürüyerek merkeze giden Bahattin Nakipoğlu Caddesine geldik baktık bir taksi
durağı bindik doğru Şahinbey Milli Mücadele Müzesine 2,5 km 15 lira verdik.
Şahinbey M. M. Müzesi bodrum katı labirent gibi bol miktarda görsel malzeme ile
süslenmiş. Antep muhasarası esnasında açlık baş göstermiş. Şehirde bol bulunan
zerdali çekirdeği uyarılara rağmen yendiğinden ölenler olmuş. Bu labirent
mağarada bol miktarda muhasara esnasında halkın yaşamından kesitler
canlandırılmış. Mağara Kayalıoğlu'nun iki üç katı büyüklüğünde Şehitler Parkının
öbür yanında İhsan Bey Camiinin altından dışarı çıktık. yolun karşısında
Şehreküstü konaklarının arkasındaki parka geldik. Etrafındaki binaları yeni
restore etmişler fakat meydan Suriyeli dolu kadın ve bol çocuk.. Şeyh Fettullah
Camisi haziresinde Antep müdafaasında kahramanlıklar göstermiş olan Karayılan
lakablı Molla Mehmedin kabrini ziyaret ettik. Cami sonrası Şehitler Caddesinden
yukarı çıktık solda Mecidiye Hanına girdik dizi film çekimi varmış. Karşısında
Mevlevihane Vakıf müzesini gezdik.. Meşhur Tahmis Kahvehanesine geldik yer
bulmak biraz problem. Bahçede oturduk. Kapalı mekanı da güzel otantik. Kahvenin
yanında bardakta su ve tas içinde çerez de getiriyorlar. Su bardakları biraz
küçük. Çıkışta katmer yiyelim dedik yarım saat bekledik koca bir tepsi geldi
birer parça aldık gerisini paket yaptırdık. İyi ki birer porsiyon dememişik.
Katmere 40 lira verdik. Gene Kale giriş saatini kaçırdık. Almacı (Elmacı)
Çarşısına girmedik Kavafalar çarşısından geçerek Gümrük Hanına geldik üst katta
hat çalışması yapan adamla epey bir sohbet ettik. Alt avluda kahve, kenarında
Antep Sepeti isimli bir mağazada meşhur Antep işlemeleri satılıyor 40x100 lük
bir örtü sordum 1700 lira ama kolaylık yaparız dediler. Yan tarafta da bir
kısmı yeni bir kısmı antika tepsi, gülabdan, vazo gibi cam eşyalar olan kısım
vardı.
Kalenin yanından yokuş aşağı Keçehane Caddesinden giderek kalenin etrafını
dolaştık. Dereyatağı caddesinden geçtik Ali Nacar camisine geldik. Cami
bahçesinde yörede başka camide olmayan güneş saatini gördük. Cami önünde meydan
ortasında tepesinden şakul sallanan bir anıt dikmişler manasını anlamadık.
6- Urfa ,
9 Mart
Sabah erkenden kalktık , dokuzda otelden çıktık çarşıda biraz
dolaştık sonra minibüs ile gara gittik . Yeni Diyarbakır otobüs şirketinden
10,30 arabası için 25’şer liradan iki bilet aldık. Otobüsümüz Dicle nehrini
geçerken çektiğim Birecik resmini daha sonra eve döndüğümde ayni yerden 48 yıl
evvel çektiğim resimle kıyasladım. Kalenin etrafı apartmanlar ile dolmuş.13.20
de Urfa’ya vardık. Garaj dışından bulduğumuz belediye otobüsü merkeze yakın bir
yerde bıraktı. Ana cadde üzerinde epey bir yürüyerek Ulu Cami karşısındaki otele
geldik. Resepsiyonda iki seçenek sundular. Otantik olsun diye eski taş han
yapılarından olan otelin tuvaletinin dışarda ortak olmasından dolayı vaz geçtik
yeni binasında İzmir'den tanıdık vasıtası ile geldiğimizi söyleyerek indirimli
olarak geceliği 150 liradan kaldık. Bu eski taş binada ayni zamanda Sıra gecesi
de yapılıyor olması tercih sebebimizdi.
Hemen bir plan yaparak otelden çıktık önce karşı tarafta bulunan Ulu Camiyi
ziyaret ettik. Minaresi eski bir çan kulesi tepesinde de saat var. Biri bizi
ikaz etmişti minareye dikkat edin diye demek ki eski bir kiliseden bozma.
Haziresindeki mezar taşlarının estetiği bizim buralardakilerden farklı. Bana
biraz kaba geldi.
Bir yerel rehberin kaleminden şöyle tasvir ediliyor;
“Yapım tarihi belirlenemeyen, "Kızıl Kilise" olarak adlandırılan eski
bir kilisenin yerine inşa edilmiştir. Eski yapıya ait avlu duvarları, sütunlar,
sütun başlıkları ve çan kulesi halen mevcuttur. Caminin inşa kitabesi
bulunmamaktadır. Bu yüzden kim tarafından ve ne zaman yapıldığı kesin olarak
bilinmemektedir. 1170-1175 yıllarında Zengiler tarafından yaptırıldığı tahmin
edilmektedir. İslam fetihlerinden sonra, sütunlarda kullanılan kırmızı
mermerler ve kilise ile ilişkisinden dolayı “Mescid ül- Hamra (Kırmızı Mescit)”
olarak isimlendirilmiştir. Payeler üzerine oturan ve her biri çapraz tonozlarla
örülü on dört sivri kemerle avluya açılan son cemaat yeri Anadolu'da ilk kez
Urfa Ulu Camii'nde bulunmaktadır. Caminin harim kısmında bir kuyu yer alır.
Halk arasındaki bir inanışa göre Hz. İsa’nın, Kral Abgar’a, Havarisi Thomas’la
gönderdiği mendil bu kuyuya bırakılmıştır. Bu nedenle camiinin içindeki kuyunun
suyu, şifalı olarak kabul edilir. Minareye, Cumhuriyet döneminde bir saat
eklenerek saat kulesine dönüştürülmüştür. Minare, aynı zamanda şehrin ilk ve
tek saat kulesi görevini de görmektedir.”
Google yorumlarında’ bolca huzur veren bu yerde oturup dinlenin’ diyor ama hem
mezarlık hem avlu oldukça itici idi. Nedeni de mezarlığın çok perişan ve pis,
avluda da kedi veya köpek için atılmış et parçalarının üzerinde yüzlerce kara
sineğin dolaşması insanı iğrendirip oradan bir an önce kaçmaya zorlayan bir
cami çıktı karşımıza.
Ara sokaklardan geçerek vardığımız Gotik tarzda inşa edilmiş Fırfırlı Cami, Ulu
cami gibi 1956 yılında kiliseden devşirilmiş. Camiye çevrilmeden önce cezaevi
olarak kullanılmış. Bahçesinde rastladığımız genç bize epey bir bilgi aktardı.
Surp Arakelots (Havariler) Kilisesi denen bu yapıya Hristiyanlık açısından
büyük önem taşıyan Varak haçı 1092 yılında Urfa’ya getirilerek bu kiliseye
konulmuş. Söylediği şeylerden bana kalırsa en önemlisi yapı giriş kapısı
etrafındaki pembe mermerin Anadolu'da bulunmadığını uzaklardan getirtildiğini
ifade etmesiydi. Fırfırlı Cami denmesinin sebebi üzerinde bulunan rüzgar gülü
gibi bezemelerinden dolayı evvel zamanda yerel halk tarafından Fırfırlı Kilise
diye adlandırılmasından kaynaklanıyormuş..
Önündeki yoldan biraz daha güneye Balıklı Göl tarafına yürüyünce Selahattin
Eyyubi Camisine geliniyor. Burası da gene 457 yılında Piskopos Nona tarafından
yaptırılan Vaftizci Yahya Kilisesi'nin üstüne 1851 yılında yapılan bir Ermeni
Kilisesi. 1915 yılına kadar Başepiskoposluk merkeziymiş. Sonradan kaderine
terkedilen kilise bir zaman elektrik santrali olarak ta kullanılmış. Büyük
Kilise olarak anılan Surp Asdvadzadzin Kilisesi son olarak 1994 yılında yapılan
değişikliklerle cami olarak ibadete açılmış. Fakat pencerelerinin kenarlarında bulunan
ejder kabartmalarından dolayı olsa gerek fazla rağbet görmemesine rağmen yazın
klimasından dolayı serin bir mekanda vakit geçirmek isteyen müsülmanlarca
tercih ediliyormuş. Mamafih camide namaz kılındığından içeri girmedik,
bekleyelim namaz bitsin öyle gireriz dedik. Karşısında belediyeye ait bir bahçe
ve bina vardı oturacak yer de olduğundan umuma açık bir yer olduğunu tahmin
ederek girdik oturup beklerken girişteki görevli geldi meramımızı anlatınca
bari size çay getireyim dedi, meğer belediyenin işyeriymiş. Çay sonrası
gittiğimizde maalesef cami kapanmış görevli gitmişti, içine bakamadık. Karşı
kaldırımdan ne kadar uğraşsak da olmayan (!) minaresini göremedik. Yolun
sonunda aşağıdaki balıklı göl ve yanındaki camilerin güzel görüntüsünü
fotoğrafladık.
Balıklı Gölün etrafında Rızvaniye Camii Mevlid-i Halil Rahman Cami
Dergah Camii ve yanındaki İbrahim Peygamberin doğduğu mağarayı gezdik. Mağara
48 sene evvel gezdiğimize göre epey değiştirilmiş. İki ayrı girişi var haremlik
ve selamlık, içeriye bir de tahtadan paravan koymuşlar. Suya erişilmesin diye
de cam pencere yapılmış. Camiler az gelmiş ki bir de devasa Dergah camisini
eklemişler. Mevlid-i Halil Camii yerinde ilk zamanlar bir havra sonra da
üstünde kilise varmış. Kimse kimseyi suçlamasın havrada kimbilir hangi çok
tanrılı dinin tapınağı üzerine inşa edilmiş idi. Caminin yapılış tarihi 1523
Muhammed Salih Paşa tarafından. Rızvaniye Camii Balıklıgöl'nün kuzey kenarında
bulunan cami, 1736(Hicri.1149) yılında Rakka Valisi Rıdvan Ahmet Paşa
tarafından yaptırılmış. Balıklı Göl ayni zamanda Ayn Zeliha gölü de deniyor .
Zeliha'nin gözü de demek olan göl Rivayete göre Zeliha hz. İbrahim'i ateşe atan
Nemrut'un kızı, o da İbrahim'e aşkından peşinden atlamış, atladığı yerde de Ayn
Zeliha gölü oluşmuş derler.
Tarihi yerleri gezdikten sonra biraz da çarşıyı gezelim dedik adı Tarihi
Ucuzluk Kapalı Çarşısı (!) olan çarşıdan biraz zahter ve isod aldık. Zahter
evde hala kahvaltıda yenmeyi bekliyor ne menem bir tadı olduğunu anlamadığımız
için meraklısı gelene kadar saklıyoruz.
Akşam yatmadan önce ertesi gece gideceğimiz Sıra gecesinin yapıldığı yere gidip
keşif yapıyoruz. Üç kişi şarkı ve türkülerle az bir kalabalığı eğlendirmeye
çalışıyor. Giriş yemekli 70 yemeksiz 50 lira. Sıra gecesine ertesi gün gitmeye
karar verdik ama kaldığımız Yıldız otelin o gece sıra gecesi olmadığından
karşıdaki saz heyeti daha zengin olan Gülizar otelinkine gittik.
Bu gün Göbeklitepe`ye gideceğiz. Belediye
otobüsü günde iki sefer yapıyormuş. Saat 10 ve 12 de götürüp 12 ve 14’te
döndürüyormuş. Saat 10 da gidip 12 de dönülmesi az bir zaman olarak görülse de
gidince anladık ki yolda geçen yarım saat ve 15 dakikalık ören yerine minibüs
ile ulaşım çıkarıldığında kalan bir saat 15 dakika biz amatör meraklılar için
yeter bir zaman. Otelin önündeki Divanyolu Caddesinden Abide’ye giden 63
numaralı otobüse bindik. Ana arter olan bu cadde Balıklıgöl`den Abide dedikleri
otobüslerin terminaline kadar gidiyor. Az ilerisinde büyük bir döner kavşaklı
meydanda abide olacağını düşünmeyin sorduğumda mevcut yüksek binadan dolayı bu
ismin verildiğini söylediler. Buradan 0 numaralı otobüse binin dediler ama
nedendir otobüsün numarası 100. Otobüs tam saat 10’da geldi kalkış yeri
Arkeoloji Müzesi imiş. Dönüşte kolaylık olacak. Yol yarım saat. sürdü indiğimiz
yerde iki silindirik bina var birinde bilet gişesi ve kafeterya ile hediyelik
alışveriş yeri. Diğer binada film gösteriliyormuş dönüşte biraz vaktimiz
olmasına rağmen haberimiz olmadığından kafeteryada oturup manzaraya karşı
çaylarımızı yudumladık. Bilet 45 lira önceden okuduğum rehber broşürlerde 30
lira yazıyordu. Düşünün bir aile gidecek iki yetişmiş çocuğuyla nasıl ödeyecek?
olmuş zengin işi (veya +65 yaş işi). Yunanistan`da dahi yabancı ile yerli
turist ayrımı var. Bilet gişelerinden kalkan minibüslerle bir kilometre ilerde
tepedeki ören yerine geliyorsunuz. Giderken de dönerken de biraz ayağınızı
çabuk tutmanız gerek. Minibüsten indikten sonra da 200 metre yürümek gerek.
Üstü örtülü ören yerinin etrafında da 300 metrelik bir yürüyüş yolu var. Yoldan
çukurda kalan taş yapıtlara yukarıdan bakıyorsun dikkat etmezsen detayları
kaçırırsın. Çukur da görülen zaten deprem görmüş yıkılmış fakir Anadolu
halkının evlerine benziyor. Ayrıca bir ören yeri daha hazırlanmış üstüne
koruyucu yapılmış ama ziyarete açık değil. Açıkta ayrıca bir yer daha açılmak
üzere planlanmış yüzey çalışmaları yapılıp bırakılmış. Yazın çalışıla bilinirdi
ama salgın hastalık belası bunu erteleyecek gibi gözüküyor. Burası coğrafi
olarak etrafa hakim bir tepe manzarası çok güzel.
Dönüşte otobüsten Arkeoloji Müzesi önünde
indik. Müze Halepli Bahçede deniyor, meğerse Halepli Bahçe semtin adıymış. Eski
resimlere bakılınca buranın şehir içinde kalmış büyük bir boş arazi olduğu
anlaşılıyor, belki de daha eski zamanlarda Urfa`nın tarım yapılan bostanı idi.
Arkeoloji müzesinde 10 liraya bir müze kart verdiler başka yerde bilet için
boşuna beklemezsiniz dediler iki dakikada arkası resimli giriş kartını
verdiler. Şimdiye kadar hiçbir yerde bunu teklif etmemişlerdi ben de
bilmiyordum. İçerisinin uzunluğu 3 buçuk kilometre denince biz de var gücümüzle
koşar adım ama her vitrinin resmini de çekerek dolaştık.
Arkeoloji Müzesinin biraz aşağısında
Balıklıgöl`e doğru yürüyünce geldiğimiz Mozaik Müzesi çatısı dairesel bir alan
altında tek mekan. Yerlere serili mozaikler arasında geziniyorsunuz ama resim
çekmek için hiç uygun değil. Koridorlarda yan duvarlara dikine koysalar daha
uygun olur düşüncedeyim. Sanırım ilerde bunu düzeltirler. Ama müze girişinde ne
hikmetse kadınlar ve erkekler için iki ayrı mescit yapmayı ihmal etmemişler. Tam
gezerken hoca allahü ekber dedimi koştur mescide.
Müzeler sonrası çıktığımız kalenin uzun zamandır tamiratta kapalı olmasından dolayı çevresini dolaştık. Geldiğimiz Hz. İbrahim`in doğduğu mağaranın tepesindeki çay bahçesinde oturduk şehri seyrettik. Akşam da Sıra gecesine gittik. Sosyal bir aktivite çok beğendim ailecek gelip eğleniliyor hem yemek yeniyor hem kalkıp beraberce halay çekiliyor. Bir mahzuru yere oturulması hem de yemek yenmesi herkesin yapabileceği bir şey değil biraz genç işi. Kenarlara sedir koysalar daha iyi olacak.
8- Mardin,
11 Mart
Sabah saat on otobüsü için telefon
ile Dilmenler Mardin isimli otobüs şirketinden yer ayırttık. Gene otelimizin
önünden geçen 63 numaralı otobüs ile Abide denilen transfer merkezine gittik.
Buradan 72 numaralı otobüs ile Otogara saat 9 buçukta vardık. Belediye
otobüslerine 65 yaş üstü deyip para vermedik. Bazı yerlerde şoförden mi yoksa
belediyeden mi kaynaklanıyor illa bilet diye tutturuyorlardı. Bu konuda Urfa
çok rahat davrandı.
Otogarda alacağımız bilet için
40 lira istenince neden pahalı biz Gaziantep'ten Urfa'ya 25 liraya gelmiştik diye
itiraz ettiysek de faydası olmadı. Antep Urfa arası 151 km Urfa Mardin arası
189 km. olup oranlanırsa bu hattın 32 lira olması gerekiyor.
Saat bir civarı Mardin otogarında
indik. Eski şehre gitmek için bir minibüse bindik. Minibüsler burada diğer
şehirlerden ucuz 2 lira, acaba petrol yataklarına yakınlığından mı diye
düşünmekten kendimi alamadım?
Gaziantep’ten Mardin'e gelirken epey
düz bir ovadan geçtikten sonra tırmanmaya başlıyorsunuz. Yukarılarda kale ve
eteğinde Mardin şehri görünüyor. Etraf tamamen kuru hiç ağaç yok beyaza yakın
krem rengi taş binalar her yeri doldurmuş. Arazi tamamen kayalık. Yaklaşık 500
metre kadar tırmanıyoruz. Yeni şehir kalenin kuzey batısına doğru blok
apartmanlar olarak genişlemiş. Otogar şehrin doğusunda olup, kalenin kuzey
yamacından yeni şehrin ortasından geçen şehirler arası yoldan giderek
varılıyor. Buradan eski şehrin ortasına gitmek için minibüs ile tekrar ayni
yoldan şehrin batısına giderek 1.Caddeye girmeniz gerekiyor. Çarşı ve diğer
görüp gezilecek alışveriş yapılacak yerler sağlı sollu bu cadde üzerinde.
Kalenin güney eteklerinde eski şehrin ortasından dar bir yol batıdan doğuya
uzanıyor. Buna 1..Cadde diyorlar. Kalenin kuzey eteklerinde yerleşim yok. 2.
Cadde de eski şehrin yani kalenin güney eteklerinden çift yollu olarak doğu
batı arasında uzanıyor. Biz de öyle yaptık internetten bulduğumuz Kervansaray
Oteli 1. Caddenin neredeyse sonunda idi. Önünde indik Fakat oteli beğenmedik
ayrıca internette verdiği paradan daha yüksek para istedi. Yürüyerek geriye
doğru diğer otellere bakmağa başladık. Sonunda yolun alt tarafında yaklaşık iki
kata yakın bir merdiven seviye farkı olan Merdin Butik otelde karar kıldık.
Otelin girişinde mevcut dinlenme ve kahvaltı salonu odalar ise aşağı doğru bir
ve ikinci katta. Odamız iki kat altta önündeki terastan Suriye'ye kadar bütün
ova görülüyor. Mevsim biraz daha geç olsa nisan mayıs gibi herhalde ufka kadar
uzanan ova yeşile bürünecek. Hava temiz olsa görüş mesafesi artacak belki
denizi de göreceğiz !. Bununla ilgili bir anekdot anlattılar , sabah erkenden
bir bayan heyecanla rehbere gelir, akşam ben yatarken karşıda deniz vardı sabah
baktım yok nasıl olur deyince rehber hanfendi burada med cezir fazla olur deniz
çekilmiştir der.
1. Caddenin bir tarafı merdivenlerle
aşağı 2. Caddeye iniyor. Diğer tarafından merdivenlerle yukarı kaleye doğru
tarihi bazı mekanlara nefesiniz yeterliyse çıkabiliyorsunuz. Arkeoloji Müzesi,
İsa Bey Medresesi, Meryem Ana Kilisesi, Sabancı Mardin Kent Müzesi ve daha bir
takım kilise ve medreseler bu tarafta. Ulu Cami ise yolun altında kolaylık
olsun diye yapılmış herhalde önce merdivenleri iniyor sonra çıkıyorsunuz. Neyse
ki inerken epey renkli bir Mahmutpaşa veya Kemeraltı havasında çarşısı var. İlk
gün ancak Kasımiye Medresesini, Çarşıyı ve Ulu Camiyi gezdik. Dükkanlarda
Süryani olduğunu tahmin ettiğimiz kişilerle güzel sohbetler ettik. Olmazsa
olmaz tatlımızı yediğimiz İsmailin dükkanında tüm ısrarlarımıza rağmen Yılmaz
kardeşimin tatlı dilli sohbetinden olsa gerek, paramızı almadı. Sağlı sollu
Şarap satılan dükkanlar ve içerde tadım salonları olan mekanlar var. İçlerini
çok güzel dekore etmişler. Turizm mevsimi henüz açılmadığından içlerinde oturan
yoktu bizim de vaktimiz yoktu.
Kasımiye Medresesi; medresenin
yapımına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım
Padişah döneminde 1457-1502 yıllarında tamamlanmış. Avlunun ortasında bir havuz
ve buna su sağlayan kuzey cephede bir çeşmesi vardır. Çeşme insan ömrünü
simgeliyor. Su, kaynağından doğuyor ve küçük havuzda çocukluk günlerini
tamamlayıp daha büyük olan ikinci havuza doluyor. Oradan da mezar şeklindeki
üçüncü havuza, kaçınılmaz sona akıyor. Bir başka anlatımla da hayatı simgeleyen
büyük havuzdan çıkıp gidiyor.
Ulu Cami Mardin camilerinin en
eskisi. İlk inşası bilinmemekle birlikte 1176 tarihinde var olduğu kayıtlarda
geçiyor. Minare kaidesindeki 1176 tarihli kitabeye göre, Diyarbekir Meliki 2.
Kutbüddin İlgazi tarafından yaptırıldığı yazıyor. Avlu duvarındaki kitabede ise
1186 yılında Artuklular'dan Hüsameddin Yavlak Arslan'ın adı yer alıyor. 16
değişik kitabesi bulunan yapı, Artuklu ve Akkoyunlu dönemine ait izler taşıyor.
Ulu Cami’nin kubbesi dıştan yivleme tekniğiyle yapılmış. Bu teknik ilk olarak
bu binada kullanılmış ve sonraları Mardin’de gelenek halini almıştır ki bazı
geç dönem Artuklu yapılarında karakteristiktir. 1400'de Timur istilâsında zarar
gören ve bir minaresi yıkılan cami Akkoyunlu ve Memlükler zamanında onarılmış.
Yemekten sonra otele dönerken
yolumuz üzerinde Şehidiye Camisine uğradık. 40 şehitler diye de anılan bu cami
13. Yüzyılın başlarında Artuklu Sultanı Melik Nasreddin Artuk Aslan tarafından
yaptırıldığı sanılmaktadır. Onarım ve eklemelerle medresenin orijinal
durumundan pek az şey kalmış olup yapının yıkılmış olan minaresi 1916/17
yıllarında Ermeni Mimar Serkis Lole tarafından eklektik bir üslupla ve
iskelesiz olarak inşa edilmiş.
Ertesi günkü
Midyad turu için, “hgm Turizm” şirketine girdik günübirlik tur için 120 lira istediler
düşünelim dedik yolun az ilerisinde “Gözal Turizm” şirketine uğradık onlar da
120 lira istediler. Kabul ettik, hem de öğleden sonra gezdiğimiz Kasımiye
Medresesine uğramayıp doğrudan Deyrulzafaran Manastırına götürüyor. Mardin de
geri kalan müze ve kiliseleri yarından sonra Diyarbakıra gitmeden önce sabah
gezeceğiz.
9- Midyat
Turu, 12 Mart
Sabah 8.30 da Tur minibüsü 1.
Caddeden geçip bizi alacak. Akşamdan tenbih etmemize rağmen kahvaltımızı
yapamadan otelden ayrılıyoruz. Malzemeler 8 buçukta gelir kahvaltı 9 da
başlarmış. Minibüs gecikmeden geliyor sekiz kişiyiz. Şehirden çıkarken seyir
yerinde durup topluca resim çektiriyoruz. İlk durak Deyrulzafaran Manastırı.
Yabancı kaynaklarda Mor Hananyo Manastırı ismi ile geçiyor. Mor kelimesi Aziz
manasına. Suriyede Mar diye karşımıza çıkmıştı. İngilizce Fransızca Saint(e),
Rumca Agios, Ermenice Surb, Türkçe söyleşilerde Sen (Piyer) Aya (Sofya)
Surp(Agop) diyoruz.
Manastırı ziyaret ederken bir
rehber nezaretinde o anda başkaları da gelmişse 10-15 kişilik grup halinde bazı
özel bölümler hariç gezdiriyorlar. Kilisede önce umumi bir bilgi veriyorlar.
İçeri girerken 10 lira teberru bileti kesiyorlar. Manastırın gelirinin az
olduğunu teberrular ile geçindiğini tahmin ediyorum. Son yıllarda manastırın
etrafına zeytin ağaçları dikmişler , keşke bunu seneler evvel yapsalardı şimdi
iyi bir gelirleri olurdu. Ayrıca üzüm bağları da var.
Üç kattan oluşan
Manastır 5'inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle
bugünkü haline 18'inci yüzyılda kavuşmuş. Manastır, Milattan Önce Güneş
Tapınağı olarak yapılmış olup Mor Hananyo Kilisesi'nin doğu köşesinde kalıp iki
kısımdan oluşmaktadır. Giriş kısmı beşik tonozlu şeklinde yontulmuş taşlardan
olup yüzeyi 25 metrekare, ikinci kısım ise 51.5 metrekare olup dikkati çeken
bir tavan yapısına sahip. Tavanı oluşturan düz ve iri taşlar geometrik yapıda
olup aralarında harç, kum, kireç ve benzeri malzeme kullanılmadan birbirine
yaslanmış ve kenetlenmiş durumda yerleştirilmiş. Giriş kısmının sol köşesinde
boy hizasında bir delik dikkatimizi çekiyor. Sorduğumuzda eski zamanlarda
keşişlerin tek ayak üzerinde günlerce inzivaya çekildiklerini , ayakta durmakta
zorluk çektiklerinde kendilerini kollarından bu deliklere astıklarını söylüyor
rehberimiz. Bu adet Zerdüştlerin ve Hindistandaki sadhular gibi tek ayak
üzerinde inzivaya çekilmelerini anımsatıyor. Manastırın en ilgi çekici yeri din
büyüklerinin gömüldüğü oda. Üstü tonozlu odada sağ ve solda ikişer derin niş
var içlerine Süryani din büyüklerini, İsa'nın dirildiğinde doğudan geleceğine
inandıklarından onu hürmeten ayakta karşılamaları için doğuya dönük olarak ve
oturur şekilde gömerlermiş. Mezar dolunca diğer nişteki mezar açılıp ölen
yerleştirilir böylece her mezar tek tek sırayla hepsi kullanılırmış.
Tapınak daha sonra Romalılar tarafından kale olarak kullanılmış. Romalılar
bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek
kaleyi manastıra çevirmiş..
Bu nedenle Manastır, önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyordu. Mardin
ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir
tadilat yapmasından sonra da Manastır onun adıyla, Mor Hananyo Manastırı olarak
anılmış. 15. yüzyıldan sonra da Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran)
bitkisinden dolayı Manastıra, Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı verilmiş.
Manastırdan çıktıktan sonra Dara Antik Kentine saat 10 da varıyoruz. Giriş
kapısına gelmeden önce bir kilometre kadar harabelerin kenarından geçiyoruz bu
da bize eski yerleşim yerinin büyüklüğü hakkında bilgi veriyor. Şehir milattan
sonra 505 yıllarında İmparator Anastasius’un girişimi ile Doğu Roma
İmparatorluğunun doğu sınırını Sasanilere karşı koruma amaçlı askeri bir
garnizon olarak yapıldığı söylense de milattan önce Persler tarafından
yapıldığı ve kral Darius'un adına izafeten Dara dendiği öğreniyoruz. Kentin
inşası için kullanılan taş ocakları sonradan düzgün düşey cephelerinden dolayı
mezarlık olarak kullanılmış. İlk devirlerde kayalar oyularak yapılan mezar
odaları geleneği Mithra inanışına dayanır. Hristiyanlığa geçtikten sonra da bu
gelenek devam ettirilmiş. Şehrin henüz yüzde yirmisi gün yüzüne çıkarılmış
çıkarılan yerlerden biri de sarnıçlar çok önemli daha sonra Roma devrinde
zindan olarak ta kullanılmış dünyada benzeri nadir olan yapılar. Vaktimiz dar
olduğundan az bir yeri dolaşıp ayrılıyoruz.
Dara harabelerinden sonra Suriye sınırına doğru yöneliyoruz, sınıra yakın
yolumuz Nusaybin'e kadar devam ediyor. Bazı yerlerde tam sınır tellerinin
yanından geçiyoruz. 50 metre uzağımızda bir duvar örülmüş, ara ara da nöbetçi
kulübeleri duvarın üstünden karşı tarafı gözlüyor.
Nusaybin'e girmeden tam kuzeye yönelip kıvrımlı bir vadi içine girip Midyat'a
doğru yol alıyoruz. Vadi içinde akan Beyazsu kışın ılık yazın soğuk aktığı için
yazın serinlemek isteyen civardaki halk buralarda suyun üstüne yapılmış
kerevetlerde günlerini geçirirlermiş. Kısa bir moladan sonra saat 13.15 te Yeni
Midyat’a varıyoruz. Kebap üzerine ihtisas yapmış bir lokantada yemekten sonra
25 km geldiğimiz yönde kalan Mor Gabriel veya Darulumur (Rahiplerin Manastırı)
Manastırına gidiyoruz. Burası 1600 yıllık yaşayan en eski Süryani Ortodoks
Kilisesi olup Süryanilerin anayurdu kabul edilen Tur Abdin platosunda
bulunuyor. Giriş için 10 liralık teberrumuzu yaptıktan sonra rehber vasıtasıyla
manastırın açık olan yerlerini geziyoruz. Gene manastırın en ilgi çekici yeri
din büyüklerinin gömüldüğü oda. Üstü tonozlu odada sağ ve solda derin nişlerin
içlerine Süryani din büyüklerini, doğuya dönük olarak ve oturur şekilde
gömmüşler. Orta zeminde son Türkiye Patriği gömülü. Ondan sonra patriklik
merkezi Suriye'ye taşınmış. Manastır gezimizin sonunda Eski Midyat'a saat dörtte
varıyoruz rehberimiz bir buçuk saat serbest zaman veriyor gezilecek yerler
birbirine yakın şarap evleri, telkâri işleme atölyeleri ve görülmesi gereken
Konuk Evi. Dönüş yolu bir saat 15 dakika sürüyor şehre girerken gündüz mezarlık
gece gerdanlık seyri denen yerde tekrar durup Mardin resimleri çekiyoruz.
10-
Diyarbakır, Mart 13, 14, 15
Bu gün
Diyarbakır'a gideceğiz. Yol bir buçuk saat sürüyor, acelemiz yok . Sabah Midyat'ta
görmediğimiz müzeyi ve Zinciriye Medresesini ziyaret edeceğiz. Müzeye Atatürk
heykelinin olduğu meydandan merdivenlerle çıkılıyor. Müzeyi gezdikten sonra
yanında bulunan Süryani Ortodoks Meryem Ana kilisesini ziyaret edebilirdik ama
geçidi kapadıkları için geçemedik aşağı indikten sonra tekrar merdivenleri
tırmanmak da zor geldi. Zinciriye Medresesine gitmek için de zaten bir hayli
merdiven tırmanacağız. Yolda gene merdivenle çıkılan Tarihi Kız Meslek Okulu ve
yanındaki Gazipaşa İlkokulunu görmeden edemedik. Ayni alan içinde iki güzel
işlemeli taş yapı, bahçe giriş kapı da ayni güzellikte. Kız Meslek Okulu
kapatılmış olduğundan diğerinde de eğitim yapıldığından içlerine girmedik.
Zinciriye (İsa Bey) Medresesi - Mardin Sultan İsa Medresesi Mardin’de hüküm
süren son Artuklu Sultanı Melik Necmettin İsa bin Muzaffer Davud bin El Melik
Salih tarafından 1385 yılında yaptırılmıştır. Anadolu'da ilk defa Mardin’de
görülen Timur ve ordusu ile savaşmış olan Melik Necmeddin İsa bir süre bu
medresede hapsedilmiştir. Halk arasında Zinciriye Medresesi diye de anılan
Sultan İsa Medresesi, doğu ve batı uçlarındaki dilimli kubbeleri ve doğu
tarafına rastlayan yüksek anıtsal portali ile çok uzaklardan bile dikkati
çeker. Ortada bulunan avlunun kuzeyindeki çeşme insan hayatını sembolize eder
önce küçük havuza sonra avlu ortasındaki büyük havuza akar. Üst kat daha çok
küçük oda mekânlarından oluşmaktadır. Bunlar bir zamanlar medresede okuyan
kişilerin odalarıdır.
Ziyaret sonrası otelimize dönüp çantalarımızı aldık ve Diyarbakır
minibüslerinin kalkacağı yeni şehirdeki Durağa gittik bizim gibi 15-20 kişi
bekliyor ama bilet kesmiyorlar. Beklerken epey gelen oldu kalabalık oldu, yer
bulamayız diye endişelensek de iki minibüs birden gelince ancak sığdık.
Minibüse 17 şer lira verdik. Bilet kesmemelerinin sebebi vergi vermemek olsa
gerek.
Diyarbakır'a vardığımızda Dağ
Kapı'ya giden minibüse bindik Dörtyol'da indik. Burası Suriçi denilen eski
şehrin doğusunda. Hz. Süleyman caddesi üzerinde bir otele telefon etmiştim
minibüsten inince, yorumlarda dört yıldız vermişler ama otel eskimiş çalışanlar
güler yüzlü yardım sever. Kahvaltı vermiyor ama biz dışarıdan aldığımız
malzemelerle kahvaltımızı ederken sağ olsunlar çayımızı eksik etmediler.
Odada klima var çalışıyor
lazım olmaz dedik ama gece hava epey soğudu açmak vacip oldu. Yağmur devamlı
çiseliyor. Sıcaklık 11-12 derece. Güneşli güzel günler güneyde kaldı.
Televizyonlarda Hava Durumunu verilirken yurt haritasında Güney Doğu bölgesinde
Antep Urfa Mardin ile birlikte Diyarbakır’ı da verir, bana kalırsa Diyarbakır’ı
kat'i surette buradan çıkartıp Doğu Anadolu bölgesine almak lazım.
Otelden çıktık Dörtyol’dan
güneye yöneldik, Klasik planlı ortası avlulu Hasanpaşa hanını gezdik. Üst katta
komple çay kahve ve kahvaltı veren, bir kahveye de 9 lira isteyen bir işletme
var. Turistik desen ne turist mevsimi nede o kadar çok turistin geleceği yerler
olmamasına rağmen bir kahveye nasıl bu kadar yüksek ücret istiyorlar anlamak
mümkün değil. Yerli yabancı ayrımı yapıyorlar mı bilemem. Yalnız şurası muhakkak
ki İzmir'de Kızlarağası Hanı ne ise Diyarbakır’da da Hasanpaşa Hanı ayni. Demek
ki Türkiye'nin doğusu ile batısı arasında ekonomik eşitsizlik yok.
Hanın karşısında Ulu Cami.
Sonra Sülüklü Han ve Dört Ayak Minareli Camiyi yağmur altında dolaştık. Neyse
ki şemsiyelerimiz var. Ben yün beremi almayı unutmuşum biraz başım üşüdü
ayakkabım ıslandı ayaklarım üşüdü.
Ulu Cami evvelce Mortoma adlı
kilise yerine 1091 yılında Selçuklu Malik Şah zamanında Şam'daki Emevi Camiden
esinlenerek dört mezhebe de hitap edecek şekilde uzun dikdörtgen olarak
yapılmış olup İslam aleminde 5. Haremi Şerif olarak kabul edilir. Sülüklü Han
denmesinin sebebi orta avluda bulunan kuyudan sülük çıktığından öyle anılır
olmuş. Dört Ayaklı(sütunlu) Minareli Cami Şeyh Mutahhar Cami olup 1500 yılında
Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yaptırılmış.
Akşam yemeği için meşhur
Ciğerci Remzi de ciğer yedik, bu gün tatlı yemedik.
14 Mart
cumartesi, hava gene yağmurlu ama akşama doğru kesilecekmiş. Kahvaltımızı
otelin karşısındaki bakkaldan aldığımız nevale ve yan taraftaki fırından
aldığımız börek ve simit ile otelde yaptık, gene çayımızı eksik etmediler.
Otelden çıkınca doğuya doğru
iki yüz metre ilerde Saraykapı'nın hemen dışında Bahçe içinde 6 ayrı binadan ve
bir de kiliseden oluşan Arkeoloji Müzesine girdik. Binalardan üçü idari bina
ikisi müze biri da Atatürk Anı Müzesi. Giriş kapısı yakınında kullanılmayan
otantik bir çeşme var yalağına bir mermer aslan heykelciği oturtmuşlar, bunlar
çift imiş diğerini yurt dışına kaçırmışlar.
Müze sonrası yan taraftaki Hz.
Süleyman Camisini ziyaret ettik. Buranın karşısında surlara kadar geniş bir
park var evvelce bina doluymuş Diyarbakır olaylarından sonra temizlemişler, iyi
olmuş cami ve kalenin yüzü gözü açılmış doğuya doğru hafif meyilli aşağı
Dicle'nin kenarına kadar inen arazinin manzarası güzel.
Döndük Dağkapı'dan batıya doğru
surun içinden yürümeye başladık. Tekkapı, Urfakapı ve Çiftkapı’yı gördük. Sarı
Saltuk Türbesini gezdik. Sarı Saltuk türbeleri ta Balkanlardan buraya kadar
yayılmış. Türbenin yanındaki ok Süryani Ortodoks Kilisesini işaret ediyordu,
gittik gezdik giriş 3 lira teberru olarak alıyorlar. 3.asırdan kalma fakat bir
çok kereler tamirat görmüş. Arka tarafta Diyarbakır Kilisesi Bir konaktan
devşirme yakın zamanda yapılmış, kapalı olduğundan giremedik. Kilisenin önünden
ara sokaklardan gidemedik tekrar geldiğimiz yollardan geçerek sur kenarındaki
yola çıktık. Yola devamla Yedikardeş burcu karşısındaki Ali Paşa Cami ve
Medresesine geldik. Ali Paşa Cami dönemin Diyarbakır valisi Hadım Ali Paşa
tarafından 1534-1537 tarihleri arasında inşa edildiği kabul edilmektedir. Yapı
Mimar Sinan'ın eserlerinin değinildiği Tuhfetül Mimarin’de Mimar Sinan eseri
olarak geçmektedir. Biraz daha ilerleyince Mardin kapısına geldik. Güzel bir
yer. Sağ tarafında Hz. Ömer Cami surun içine 1150 yılında inşa edilmiş. Ortada
meydanda kare planlı bir türbe ama içinde sanduka yok Sultan Suca tarafından
13. yy ilk yarısında bir kompleks olarak inşa edilip sadece türbenin kaldığı
zannedilmektedir. Kapının sol tarafında ise Kervansaray oteli olup
Diyarbakır’daki en büyük handır. Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından 1527
de, Hicaz’a ve İpek Yolu üzerindeki Suriye, İran ve Hindistan’a gidecek olan
ticaret kervanlarına hizmet etmek için yaptırılmıştır.. Bu hana hacca giden
kervanlara rehberlik eden delilerin (rehber) burada konaklamasından dolayı
Deliller Hanı da denilmektedir. Orta bahçesi güzel yazın serin olur ama otel
pek kaliteli görülmedi. Hanın önündeki cadde merkez Dörtyol'a gidiyor. Biraz
yürüdük yolda balıkçılarda Dicle'den çıkardıkları iri bir yayın balığı gördük
evimiz orada olsa hemen alırdık. Ayaklarımız ıslandı üşüdük yol üstü bir
kahveye girdik. Sade kahve istedim yarım çay bardağı Amerikan kahvesi getirdi
ne diyeyim. Zaten kimsenin kahve içtiği yok, herkes çay içiyor. Ayakkabılarımızı
kurutana kadar sobanın yanında oturduk. O sırada kahve duvarında gördüğümüz On
Gözlü Köprü posteri bizi hemen harekete geçirdi, kalktık Mardin Kapı dışından
kalkan minibüse bindik 10 km gittikten sonra geldiğimiz köprünün başında
yağmurlu havada kimsenin olmayacağını düşünmekle ne kadar yanıldığımızı
anladık. Herkes arabasıyla gelmiş, neyse yağmur kesildi hava açar gibi oldu ama
ayaz başladı. Sağlı sollu köprünün her iki yakası çay bahçeleri ile dolu fakat
soğuktan kimsecikler oturmuyor.
Döndük Mardin Kapıdan
Dörtyol’a yürürken sol tarafta altıgen bir yapı Deve Hamamı imiş içini otantik
kahvehane yapmışlar ama yazın belki serin olur diye oturulana bilinir. Şehrin üç
yerinde bu tip bina gördük. İşlevini yitirmiş hamamlar. Yol üstünde Peynirciler
çarşısını sonra ara sokaklara dalarak 19. yüzyılın sonunda valilik yapan 1902
tarihli Cemil Paşa Konağını ve Cahit Sıtkı Tarancı anı evini gezdikten sonra
Ziya Gökalp Müzesine geldik saat beşe on vardı bahçeye dahi bakmamıza müsaade
etmedi kapıdaki bekçi, dört buçukta kapanıyormuş. Bizim konuşmamızı duyan bir
adam gelin ona benzer bir ev göstereyim dedi yakındaki bir çayhaneye götürdü.
Buralarda eski ev veya konak hepsi ayni planlı, ortada avlu etrafında bir veya
iki katlı siyah ve beyaz taşlardan yapılmış oymalı süslemeli bina. Bana
Sakız’daki Pirgi'yi hatırlattı.
Saat 18.30 olmuş acıkmıştık dünkü ciğerci Ramizin iki dükkan ötesinde pidecide
yemeğimizi yedik. Bir porsiyon söylerseniz iki pide getiriyor çok aç değilseniz
fazla gelebilir.
15 Mart Pazar sabahı Diyarbakır
Sabah 7.30 da kalktık. Bu gün döneceğiz ya havada bulut yok. Trenimiz saat 11
de bazı yerleri gezebiliriz. Kahvaltı sonrası önce Saray Kapı’ya gidip Hz.
Süleyman Camisini resimledik, dün yağmurdan iyi resimleyememiştik. Döndük Dağ
Kapıya, Dörtyol’da Nebi Camisine baktıktan sonra, Dağ Kapı’dan batıya doğru
yürüdük. Bu cami Akkoyunlular zamanında 1530’larda yapılmış. İlk başta Hanefi
ve Şafi mezhepleri için bitişik iki kısımken 1927 de çürüyen Hanefi bölümü
yıkılmış Şafi kısmı kalmış 1955 te de binadan uzakta kalan minare asıl yerinden
alınarak bu günkü yerine yeniden inşa olunmuş. Minare kuzey Afrika veya
Suriye'de yapılan kare kesitli.
Bir burç içine kafeterya yapmışlar işletenden izin alıp burcun tepesine çıkıp
surların resimlerini çektik.
Otelden eşyalarımızı alıp Dağ Kapı'dan minibüsle Gara gittik saat 11 de gelmesi gereken tren 12 de geldi daha yolun başında bir saat rötar var. Akşam altıda Malatya, gece 10 da Sivas. Tren gece boyunca genelde tenha idi ama Kayseri'de tamamen doldu. Sabah 9.30 da Ankara'ya vardık. Eski garın yanına YHT için ayrı modern bir bina yapılmış hemen geçtik saat 10,30 da Eskişehir için yüzde elli indirimle 19 liraya bilet aldım. Yolculuk bir buçuk saat sürüyormuş. 1 saat 35 dakikada Eskişehir'e geldik. Yolda iki yerde durdu. Hızı iki defa 251 km/s’a kadar çıktı. Eskişehir çok soğuktu 3 derce gösteriyor hissedilen 2 derece nasıl hissediliyorsa. Ben hemen otobüsle dönmeyi teklif ettim Yılmaz kalalım gece tren ile döneriz dedi. Ben dönmeye karar verdim, gardan çıkınca dışarıda bekleyen otobüse Otogara gidiyormuş, bindik 65 yaş üstü bilet problem olmadı. Bindik Yılmaz beni uğurlayacak. 10 dk. sonra kalkan otobüs Eskişehir'in ne kadar mahallesi varsa dolaştı 45 dk. da Gara getirdi. Meğerse tramvay kestirme gidermiş. Kamil Koç’tan 28 numaralı bileti verdiler. Otobüs boş kalktı, niye bana bu arkadaki numarayı verdiler diye düşünürken Uşak’ta otobüs tam doldu. Galiba hepsi de talebe okulları koronavirus belasından kapatılmış, herkes evine dönüyor. Saat 20.45 İzmir'e vardık, Karşıyaka servisi ile Alaybey metro istasyonuna kadar geldim tramvaya yürüdüm benden başka kimse yok, Karşıyaka'da kalabalık olur diye maskemi taktım. Sadece 3 kişi bindi. Korku bacayı sarmış demek ki herkes evinde. On buçukta evde maceramı bitirdim.
HİKAYENİ EVİNE GETİREBİLİYORSAN MACERADIR.
Yorumlar
Yorum Gönder