1963 Almanya

 


1963 Almanya

Tübingen ve Aachen

        Hayalimizdeki Almanya'ya gitme hevesi, Yılmaz Savaşçın'nın gidip önce bir sene çalışıp lisan öğrenmesinden sonra da Üniversiteye kaydını yaptırarak  orada yaşamaya başlaması ile başladı. Talebeliğimiz zamanında yurt dışına çıkmak problem idi. Askerlik şubesi hep pürüz çıkarırdı Pasaport almak için askerlik şubesinden izin almak gerekiyordu. Sanki kaçıp gideceğiz askerliğimizi yapmayacağız diye düşünülüyordu. Biz de yurtdışına gitmek için İstanbul Üniversitesinde yapılan Yurtdışı Gönüllü Çalışma Kampları imtihanına girdik ve gideceğimiz bir kampı da seçtik, aldığımız evraklarla pasaport için müracaat ettik. Yurt dışında bize pekte bir faydası dokunmayan Milletlerarası Talebe Pasomuzu da çıkarttık. Fakat niyetimiz zaten kampa gitmek değil Yılmaz'ın yanına Tübingen'e gitmek Yılmaz'ın aracılığı ile çalışıp  para kazanarak gezmek yeni yerler görmek Alman havası alarak hayatımızı yaşamaktı.

                                    

        10 Temmuz 1963 günü pasaportlarımızı aldık.

        15 Temmuz 1963 günü ben Varol Ergun ve Zeki Coşkun evden ayrıldık. O gece Varol'un amcaoğlu Yalçınların Fındıklı’daki evlerinde bütün Ademoğulları kaldık. Ertesi gün öğlen saat birde İpsala’ya gitmek için Keşan otobüsüne Sirkeci’den bindik. Kendimize Ademoğulları tabirini biz vermiştik. Yaş sırasına göre de numaralarımız vardı. 1-Zeki Coşkun, 2-Yavuz Akan, 3-Varol Ergun, 4-Kamil Samir, 5-Atilla Saran  1960 yılı yazında beş arkadaş bisiklet ile Kartal, Yalova, Gemlik, Bursa ve Karacabey üzerinden üç günde Erdek'e gitmiş bir hafta çadır kurmuştuk o günlerden sonra diğer arkadaşlar bizi Ademoğulları diye çağırmış biz de kendimize bu tabiri yakıştırmıştık.

                      Soldan ben, Varol, Yavuz ve Zeki, Keşan otobüsüne binerken.

        Keşan otobüsüne 12,5 lira verdik. Akşama doğru Keşan’a vardık. Otobüs değiştirdik, İpsala’ya geldik. İpsala otobüsümüzün yarısı oturmak için koltukları bırakılmış arka tarafı da eşya taşımak için kesilip kamyon kasası yapılmıştı. İpsala'dan hududa 7 km mesafede olan sınır kapısına doğru sırtımızda çantalarla yola koyulduk. Yolda Varol'un annesinin yememiz için verdiği rostonun kokmuş olduğunu görerek  attık. Çingene kızları yolda Rumca laf attılar. İpsala ile sınır arasındaki yeni yapılmakta olan yola çıktık. Yolda çalışma yapan kocaman bir greyderin sürücüsünün yanına sığışarak bizi hudut kapısı karakoluna kadar götürdü. Yol boyunca önden giden bir sığır sürüsünün tezekleri greyderin ön tekerleklerine yapışıp arkaya üstümüze doğru sıçrıyordu. Sınırda  pasaport muamelemizi yaptıramadık gümrük memuru evinize dönün nasıl gideceksiniz diye tutturdu neyse ki genç bir görevli siz buna bakmayın gece nöbeti bırakacak başkası gelecek deyip bizi rahatlattı. Ayrıca  gece Bosfor Turizmin otobüsünün geleceğini bizi o otobüs ile Selanik'e götürmesi için şoför ile konuşacağını söyledi. O geceyi yarım silindir şeklindeki teneke gümrük barakasının yanında sabaha kadar sivrisineklerle mücadele ederek yerde (tavuklar gibi eşelenerek toprakta) yattık. Varol bir ara gümrükçülerin barakasına girip portatif bir yatakta da yatmış. Arada bir araçları tıka basa eşya dolu gelen gurbetçileri seyrettik. Herhalde yanlarında getirdikleri elektronik eşyaları gece daha kolay gümrükten geçiririz diye düşünüyorlardı zira gümrükçüler bütün araçtaki eşyaları indirip bavulları da kontrol ediyorlardı. Sabaha doğru saat 4'te Bosfor Turizm'in Beyaz bir otobüsü geldi fakat şoför bizi almayı kabul etmemişti. Otobüsten inen genç bir kadın da bana bir ihtiyacınız var mı yardım edeyim mi diye sormuştu. Fakat biz kendimize o kadar güveniyorduk ki bu soru beni epey rencide etmişti. Bunlar gösteriyor ki o yıllarda Türkiye'de otostop yapmak alışılmış bir şey değildi ve hayretle karşılanıyordu. Hatta üç sene evvel bisiklet ile Erdek'e giderken Bursa yolu üzerinde köylerden geçerken çocuklar hello hello diye arkamızdan bağırıyorlardı. Halbuki o senelerde Avrupa'dan bir çok Hippi diyeceğimiz gençler İstanbul üzerinden Hindistan'a gidiyordu.

        17 temmuz sabah erkenden kalktık, saat altıda yola koyulduk. Yanımızda akşam sınırdan giren Araplardan 50 lira karşılığında aldığımız 138 drahmi vardı. Türk Yunan sınırı Meriç nehri üzerindeki uzunca bir köprü ile birbirinden ayrılıyordu. Köprünün öbür başında Yunan gümrüğüne girdik. Bize komşi komşi diyen çat pat Türkçe de bilen gümrük memurundan 6-7 km ötede ufak bir tren istasyonu olduğunu öğrendik. (Peplos) Tren istasyonuna yürüdük. Dedeağaç'a kadar adam başı 17 drahmi bilet parası ödedik . İstasyonda çok güzel Türkçe bilen bir ihtiyarla sohbet ettik. İstanbul'da da bulunmuş. Bize "birbirlerimize çok eziyet ettik biz sizi camilere sokup yaktık siz de bizi kiliselere sokup yaktınız" demişti. Bu olayı geçenlerde bir platformda paylaşmıştım fakat birisi bizim yapmadığımızı söyleyerek şiddetle itiraz etti. Kim bilir? Saat 8.30 da üç vagondan ibaret mototren geldi. Öğlene yakın Dedeağaç’ta indik. Bankada 950 lira bozdurduk. Saat bir buçukta Selanik'e tren varmış. 124’er drahmi tren bileti idi. İstasyonda Yunanlılar yerlere örtü serip oturmuşlar yemek yiyorlardı aralarından kızlar ile arkadaşlık ettik bize karpuz getirdiler. Halk ne kadar yakınsa resmi ağızlar tam tersi. İstasyonda sarışın bir Türk çocuğu vardı bizle epey bir konuştu fakat nöbetçi bir polis memuru çocuğu istasyon binasına sokup bir şeyler söyledi ki herhalde biraz sonra çocuk istasyondan ayrıldı.

                                       Dedeağaç'ta Yunanlı kızlar ve ben

        Akşam dokuzda Selanik'e varacaktık gece on ikide varabildik ancak. Çantaları emanete verdik. Şehre çıktık açık bir işkembeci bulduk, karnımızı doyurduk. Sonra benim çocukluktan hatırladığım  Beyaz kule ve dibindeki parkı bulmak için deniz kenarına doğru yürüdük. Rıhtıma vardığımızda uzaktan kuleyi gördük. Kule etrafındaki parkta bulunan kanepelerde yatarak sabahı ettik. Stuttgart’a tren sabah 7de idi. 200 lira karşılığı 400 drahmi daha aldık, trene adam başı 630 drahmi verdik. Yavuz'a bir kart yazdık ama atmağa fırsat olmadı.


Zeki'nin el yazısı ile.


  

   Selanik Stuttgart bileti

Aldığımız drahmiler               Tren Paraları ve harcamamız

 50 TL=    138                        3X17=51 Drh.  Dedeağaç’a

 950 TL=  1900                      3X124=372 Drh. Selanik’e

  200 TL=    400                     3X630=1890 Drh. Stuttgart’a

                                               125   Drh kart ve İşkembe çorbaları

 Toplam =2438 Drh               Toplam = 2438 Drh

 

        18 Temmuz 1963 sabah saat 7’de Selanik'ten hareket ettik. Kompartımanımızda bizden başka Almanya’da kuaförde çalışan Yunanlı bir kızla küçük erkek kardeşi vardı. Yolda kompartımana başkasını sokmadık. Akşam 8.30 da Belgrad’a geldik. Gece 3’te Zagrep’te idik. 19 temmuz günü Avusturya’ya geçtik. Alman gümrük memuru yanımızdaki Yunanlıların pasaportlarını damgalasa da bizim pasaportlarımıza damga atmadı epey endişelendik. Varol gitti el kol hareketi ile niye damga atmadınız diye sorsa da memurlar tamam tamam işareti ile Varol'u savdılar. Sonradan öğrendik ki damga atsalar herhangi bir yerde çalışamazmışık. Gümrük memuru sınırda sırt çantalarımıza bakarken benim çantamda Elektrik Makinaları Ders Notları dosyasını görünce talebe olduğumuzu anlamıştı. Yanımızda 10 dolar ile 100 TL kalmıştı Almanya’da nasıl olsa çalışacak para kazanacaktık. Saat 3’te Münih ve 5’te de Stuttgart’a vardık. Yılmaz  bizi karşıladı. Otobüs ile Tübingen’e gittik.

     Yılmaz'ın el yazısı ile oturma kayıt onayı. Bize Yılmaz bir sene oturma izni demişti.

            Derendingen, Sieben Höfe Str. 50 numaralı evde Zeki ile kaldım. Varol Yılmaz’ın yanında Tübingen’in merkezinde kaldı. Yılmaz bize bir inşaat şirketinde iş buldu. Sabah erkenden bizi alan minibüs Tübingen dışında bir şantiyeye götürüyor akşam da geri getiriyordu. Açık alanda briket imal eden bir şantiye idi bir hafta çalıştık. Görevimiz makinaların galiba 4'e 8, 32 adet blok halinde döktüğü briketleri birbirine bitiştiriyor ve demir bir şerit ile çevreleyip alet ile sıkıyorduk Böylece briketler kolayca yükleyici ile alınıp üst üste istifleniyordu. Eldiven vermemişlerdi çıplak elle briketleri kaldırıp yerini değiştirdikçe yumuşak ellerimiz çiziliyor bazen kanıyordu. Üç gün sonra ellerimiz nasırlaşmaya başlamıştı. İkinci gün akşamı yevmiye dağıtımında avans olarak iki gün yevmiyesini zarf içinde 50 mark olarak verdiler. Çok sevindik. Türk parasına çevirince günlük 75 lira ediyordu. Bizimle birlikte çoğunlukla İtalyan, İspanyol ve Yugoslav işçiler vardı. Biz acemice hızlı hızlı çalışırken İtalyan işçiler ikide bir "langsam langsam" deyip duruyorlardı sonradan anladık ki yavaş yavaş diyorlarmış. Genelde işi aheste yürütüyorlar  Alman ustabaşı gelirken de "kapo kapo" diye birbirlerini uyarıyorlardı. Bir hafta sonra şantiyedeki çimento silosu bozuldu bizi de işten çıkardılar. Yılmaz bize metal pencere kasası imal eden bir fabrikada iş buldu. İşe başlarken sordular kaynak yapmasını bilen var mı diye. Ben okulda staj yaparken öğrenmiştim Zeki de babasının yanında çalışırken tecrübesi vardı biz kem küm ederken Varol hiç tecrübesi olmadığı halde ben yaparım dedi ve yaptı da, hatta bir ara yevmiyeyi arttıran hızlı çalışma işine (akort diyorlardı) de girdi ama ustaların hızına yetişemedi. Sabah yedide başlayan iş akşam dört buçukta bitiyor biz aheste beste kalabalığa karışmadan lavabolar boşaldıktan sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp çıkıyorduk. Fabrikaya girip çıkarken bastığımız yoklama kartını kontrol eden memur bir gün siz fazla mesai mi yapıyorsunuz diye sormuştu.

            Bu arada bizimkiler ile iki defa Stuttgart’a bir defa da Reutlingen’e gittik. 8 ağustosta Yılmaz'ın Amerikalı kız arkadaşı Jenis’i uğurladık. Bir ara Yılmazın kızkardeşi Gülper Hamburg'dan geldi hep beraber Tübingen kalesini gezdik. Mahzende çok büyük bir şarap fıçısı gösterip yapıldığından beri bir kaç yüzyıldır  ancak bir kere tam doldurulabildi diye bilgi vermişlerdi. Bilgiyi veren Alman Gülperi'nin Almancayı  çok güzel konuştuğunu güneylilerin  Almancasının çok kaba olduğunu söylemişti. Güneyde Baden-Wüttemberg eyaletinde konuşulan Schwabishe  diyalekti oldukça kaba hatta az lisan bilen biri tarafından anlaşılması da imkansızmış. Hafta arası günlerimiz çalışmak akşamları da bira içmekle geçiyordu. Bir iki defa da Jazzkeller diye bir gece kulübüne gittik. Bu yeri çok seven Yılmazın bir arkadaşına da Jazzkeller Engin adını takmıştık. Hafta sonu gittiğimiz bir kır kahvesinde Yılmaz bize hala eski günleri canlı tutmak için takım elbise giyip kasket takan ve kılıç taşıyan tipleri göstermiş ve bazen düello da yaptıklarını söylemişti. 

  Stutgard'da Ben Varol ve Zeki.


Stutgard’da Zeki ben ve Yılmaz.

                                                    Zeki, Varol ve ben

                                            Yılmaz, Gülperi, Varol ve Jazzkeller Engin Necarinsel Parkta

        Yılmazın bahar aylarında üniversitenin gezi kolu ile getirmiş olduğu grupta tanışmış olduğum Heli, kız kardeşi ve arkadaşları Helmuth ile de Reutlingen’e tren ile, oradan tramvay ile Eningen’e ve Eningen’den yürüyerek Schwabishe Alplere çıktık. Yolda bana gümüş renkli bir çiçek buldular. Çok nadir ve endemikmiş. Ben o çiçeği bir kutuya koyarak İstanbul’a kadar taşıdım üç sene sonra babamlar Edirne’ye taşınırken çiçeğin ortasındaki tohumları tekrar çıksın diye babam bahçeye serpmiş. Yolda öğle vakti yaktığımız ateşte kızarttığımız birer sosis ve küçük bir dilim ekmek ile yemek ve dinlenme molası verdik. Waterfallhütte denen küçük bir şelalesi olan dinlenme yerine geldik. Sonra oldukça eski yıkılmış bir kale kalıntısına tırmandık, O günkü kat ettiğimiz yolu Google haritalar üzerinde işaretledim.



        Akşam Urach’tan Metzingen üzerinden önce otobüs sonra tren ile Tübingen’e döndük. Hava kararmış ve yağmur başlamıştı. Derendingen’e eve gidene kadar epey ıslandım. Gene Heli ile bir Pazar günü bisiklet ile Hechingen’e gittik. Bisikletleri benzin istasyonuna bırakarak ormandan yürüyerek Hohenzollern şatosuna çıktık. Heli okulunu bitirdikten sonra Urach yakınlarında Hülben diye bir köyde öğretmenlik yapmaya başladı daha sonra Helmuth ile evlendi. Bana büyük bir Baden-Wüttemberg haritası göndermiş Hülben'i üzerinde işaretlemişti.



Heli ve kız kardeşi evlerinin bahçesinde ve bahçenin elmaları. Babaları denizaltı subayı imiş ikinci dünya harbinde gemisi batırılmış babalarını kaybetmişler. Evlerine gittiğimde anneleri anlatmıştı.

                                             Neckar köprüsü üzerinde Zeki ve ben


         Neckar kıyısında Tante Emilie’nin önünde.      Varol sigaramın dumanı altında kalmış.

                                      Neckar Köprüsü üstünde nehri seyredenler.

        Akşamları sıkça Nekar Köprüsünün yanındaki merdivenlerden aşağı nehrin kenarına inip Tante Emilie’nin birahanesine gidiyorduk. Paramız olmadığı zaman birer bira içip çok faydalı ve besleyici olduğu hakkında felsefe yapıyorduk. Paramız varsa bir lokantada Gulaş Supe Mit Spagetti diyor makarnalı sulu taskebabı yiyorduk. (Gulasch Suppe mit Spagetti) Sonradan öğrendiğimize göre Gulaş bizim Kul Aşı’ndan gelen Macar asıllı bir yemekmiş. Ekmek dilimle, ayrıca parasını ödüyor su bardağımızı tezgahın üzerinden abanarak musluktan dolduruyorduk. Tatil günlerinde bazen evde sosis, kurufasulye, yumurta gibi basit yemekleri yapıyorduk. Bunun için Zeki ile ortak 14 marka elektrikli bir ocak bir iki de kap kacak almıştık. Ben sonra ocağı Türkiye'ye dönerken getirmiştim. Uzun yıllar kullandım özellikle kışın çocuklar ufakken üstüne su kabı koyup içine vicks de atıp buhar yapıyorduk. Halâ sapasağlam durur. Eve gelirken yolumuz bahçeler arasından geçer gece gelirken ağaçlardan kopardığımız mayhoş küçük elmaları toplar yerdik.

:Artık çatı arasında duran elektrikli ocak.

        İşe gidip gelmek için Yılmaz bize birer bisiklet ayarlamıştı. Genellikle çok kullanılan bisiklet bir yere bırakılıyor uzun zaman ayni yerde duran bisiklet kendini belli ediyor onu da bizim gibi olanlar alıp kullanabiliyordu. Bir gün Tante Emilie’nin olduğu yerin yukarısında köprü başında Alman bir gurup ile münakaşa ettik biz Almanca anlamadığımız için sadece dinliyoruz bize deve sürücüsü deyip hakaret etmişler Yılmaz epey bir dalaştı sonunda bizim bisikletin birini nehre attılar. Bu münakaşadan sonra o Alman gurupla dost olduk beraber bira içip “Biz birbirimizden hiç ayrılmayacağız” diye Alman şarkısı bile söyledik. Bize Nazi zamanından kalan galiba da yasaklanmış olan “Deutschland Deutschland über alles in der welt” gibi bir marşı da öğretmişlerdi. Bazen ortaya 70 cl'lik şişeli yirmili bir kasa bira konuyor, çizme şeklinde iki litrelik bir bardak dolduruluyor masa etrafına oturmuş bizler ve Almanlar sekiz on kişi sırayla bardaktan istediğimiz kadar içiyoruz yalnız bardağı alırken elimizin tersi ile bardağa vurup öyle alıyorduk ne zaman bardaktaki son yudumu içiyorsun senin hesabına bir şişe bira yazılıyordu böylece 20 şişelik kasa bitene kadar şarkılar marşlar eşiyle kafaları buluyorduk. Birkaç gün sonra Yılmaz bir gondol alıp geldi nehirde kanca ile bisiklet aradık. Kancamıza belki on tane bisiklet takıldı bizi gören halk köprü üzerinde  birikti bizi seyretmeye başladı. 

 

                                   Ben, Zeki, İsmail Petronak abi ve Yılmaz parkta.

         Tübingen'den ayrılmaya yakın kendime kahverengi bir takım elbise, o günlerde çok moda olan naylon beyaz kravatlık bir gömlek, 10 marka polarize güneş gözlüğü ve bir de krem renginde bavul aldım.


                                Yeni alınmış takım elbise ile Yılmaz'ın evinde.

                                                      Yazlıkta çatı arasında halâ duran bavul.


                                                                     Varol ve Yılmaz             

          Zeki Eylül ayı başında Türkiye’ye döndü. Varol daha uzun kaldı ben Aachen’de 15 gün daha kaldım. Varol o ara üniversitenin düzenlediği bir tur ile Paris’e gitmiş.

        26 eylül günü işten ayrıldım, ayrılırken hatıra olsun diye işyerinden bonservis istedim.

Bonservis

                                                               Aylık ücret bordrosu

           Frankfurt’ta Türkiye Almanya maçını izlemek ve Aachen’e amcamın yanına gitmek üzere 27 eylül gecesi Tahsin’in araba ile ben ve Varol Weilheim/Teck’e gittik. 28 eylülde Frankfurt’ta Türkiye Almanya A milli maçı vardı. Ertesi sabah bütün Türklerle beraber Frankfurt’a gittik Maç 3-1 mağlubiyetimizle neticelendi. Arkadaşlar beni orada bırakarak döndüler. Staresse Bahn’a kadar elimde bavul koltuğumun altında Alplerde yürüyüş esnasında bana bulup verdikleri çiçeğin kutusu ile yürüdüm. Hof Bahnof’a kadar tramvay ile geldim. Trene bilet almak için bakınırken bana 35 yaşlarında bir gurbetçi yardım etti danışmaya tren saatini sordu biletimi aldı. Bazı tavsiyelerde bulundu. Unutamam. Akşam 8.30 da kalkan tren ile Aachen’e hareket ettim. Gece 12 de tren Köln’de aktarma yaptı ve gece 2.30 da Aachen’e vardım bir taksiye bindim elimdeki adres yazılı kağıdı şoföre verdim. Şoför cadde üzerinde binayı aradı hiç üşenmedi indi numaralara baktı ve apartmanı buldu. Amcamın oturduğu bina şehrin merkezinde alt katları iş yerleri olan apartmanın en üst katıydı. Tarihi çeşme Elisenbrunnen yakınında Friedrich-Wilhelm-Platz meydanına bakıyordu.

            Enise Yengem Türkiye'de imiş, o gelmeden evvel iki defa Eischweiler’e amcamın bir arkadaşının arabası ile gittik. Yengem geldikten sonra bir gün tramvay ile  Hollanda’ya geçtik. Sınırdan geçerken ben tramvaydan inmedim yengem indi pasaportları gösterdi damgalattı geçtik. Heerlen şehrine gittik. Alış veriş yaptı bana da güzel bir pasta ısmarladı. Bir defa da amcamın tanıdığı işçilerden Erdal ve Hacı ile Köln, Bonn, Düseldorf, Neus, M. Gladbad’a gittik. Erdal’a bir iş için pasaportumu vermiştim getirdiklerinde baktım gitmediğim halde ikinci bir Hollanda giriş damgası vardı. Türkiye’ye dönüş için amcam acele etmememi bu grubun Türkiye’ye arabayla kesin dönüş yapacağını benim de onların yanında gidebileceğimi söyledi

            11 Ekim 1963 akşamı Aachen’den iki araba ile yola çıktık. Ben Erdal ile öndeki  arabada, Hacı da Konyalı ile arkadaki arabayla geliyorlardı. Geceyi otobahn’da geçirdik. Öğlene doğru Münih’e geldik. Akşama kadar şehri gezdik. Bir alışveriş yerinde öğle yemeğinde Erdal, Tatar isimli çiğ malzemeleri karıştırarak yaptığı bir yemek yedi. Hatırımda kaldığına göre yumurta ve kıyma karışımı bir şeydi bana çok enteresan geldiği için aklımda kaldı.

            12 Ekim Cumartesi gece Avusturya’ya girdik acelemiz yüzünden gece 2.30 sıralarında arkadaki araba kaza yaptı.  Tesadüf eseri gelen bir cankurtaran arabası onları Spittal’de bir hastaneye kaldırdı. Kaza Renweg’de oldu. Sabahı arabada ettik. Sabah acele bir pansiyon bulduk. Hacı ile Konyalıyı hastanede ziyaret ettik. Konyalının kolu kırılmış Hacının başı yarılmış. Arabanın yanı ezilmiş ama hareket etmesinde bir mani yok. Renweg ile Spittal arası 30 km kadar var. Bu arayı 3-4 defa gittik geldik. Hacı ile Konyalı hastanede bir gün kaldıktan sonra taburcu oldular. İşten ayrılıp kesin dönüş yaptıkları halde sigorta numaralarını verip hastaneden sıvışmışlar.

            14 Ekim gecesi Avusturya’dan İtalya’ya geçtik. Avusturya tarafı ne kadar sessiz sakin tenha idiyse İtalyan tarafı o kadar canlı hareketli ve kalabalık idi. Bir kahvede cebimizde kalan paraları harcadık. Bir şişe şarap aldık. 15 km sonra Yugoslavya’ya geldik. Geceyi sınıra takın bir otelde geçirdik. Sabah yola koyulduk. Bizim araba teklemeğe başladı öbür arabaya çektirdik. Hiç durmadan Belgrad’a geldik durmadık 15 Ekim.

            16 Ekim Çarşamba öğle Niş’te Türk usulü yemek yedik. Pirot yolu ile akşam Sofya’ya geldik. Balkan Otelinde 12 yataklı bir daireyi 17 Leva karşılığında tuttuk. Leva'ları Münih'te döviz bürosundan oldukça ucuza almıştık, Bulgaristan'da Mark bozdursak bire bir bozuyorlardı. Sınırdan geçerken gümrük polisi kontrol ediyormuş ki Levaları saklamıştık. Otelin önünde iki Bulgar kızı ile tanıştık. Zenginlere pazarlamak için bizden ayakkabı, cüzdan, dolmakalem, saat gibi pahalı eşyalar istediler. Anlaşılan sosyeteye hitap ediyorlardı, bizimkilerin yanında da naylon kadın çorabı vardı istemediler. Bize şehri gezdirmek için ertesi gün sabahleyin buluşmak üzere ayrıldık.

            17 Ekim Perşembe günü Sofya'yı gezdik, kızlar öğle yemeği için klasik, perdeleri kadifeden eski bir binanın birinci katında lüks güzel bir lokantaya götürdüler. Tabii paralarını bizimkiler çekti. Akşam yola çıktık yolda iki Bulgar kızı otostop yapıyordu aldık. Birinin adı Sisi imiş. Onları Plovdiv’de bıraktık. Gece sabaha doğru Edirne’ye vardık. Edirne’de köfte yiyerek nihayet Türk usulüne döndük.

            18 Ekim 1963 Cuma. Akşam saat altı yedi arası Karaköy’e ayak bastım. Tam bir haftadır yollardayız.

            Yolda gelirken Erdal Suda’ya biraz borçlanmıştım. Bir kaç gün sonra telefon ettim Beyoğlu'nda buluştuk bira içtik. Borcumu ödedim.

           Üniversitenin yarıyılı başlamış. İmtihanlar çoktan bitmiş. İkmale kaldığım için yanımda götürdüğüm ve hiç bakmadığım Makine Elemanları Ders Notları için boşuna hamallık yapmışım ama Alman sınırını geçerken faydası olmuştu.

Not: Yukardaki yazının çoğu 1965 yılında yazdığım hatıralarımdan alınmıştır.

 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bulgaristan Eylül 2014

1970 Ağustos Kırmızı Topraklar-1

Güney Kıyıları Seyahati 1964