Gençlik Tiyatrosu 1953--1954
Eminönü Halk Evi'nde Fuayedeki fotoğrafım.
1953 yılında Amcam Orhan İ.Ü. Dişçilik Fakültesinde okurken Üniversitenin Tiyatro koluna yazılmış bir oyunda da rol almış sonraki oyunda bir küçük çocuğun rolü olunca beni aldı götürdü. Üniversite talebeleri arasında sonradan meşhur olan Metin Serezli Nisa Ersan (Serezli) da vardı. Belkıs Fırat (sonradan Avni Dilligil ıle evlendi, Dilligil soyadını aldı)da Belma Öroğlu da oyuna dahildi beraber olduğu kişi Güzel sanatlar Akademisinden Sadi Diren (sonradan prof) ile evlendi. Altınterim Erkuş ablamla aram çok iyiydi
Oyunun gazete ilanı
Bu yazıyı yazmama sebep olan daha doğrusu itici güç olan Nurgül Bayram hanıma teşekkür ederim. İlk önce bu yazıya nasıl başladım onu anlatayım; Evde ara sıra eski defterler karıştırılır biliyorsunuz bende o günlerden kalma bir zarf vardı, içinde Almanya'da oyun öncesi seyircilere dağıtılan Almanca broşür, Dünya gazetesinden kesilmiş bir kupür, üç yaprakta dört sayfa bir ajandanın içinden çıkarılmış el yazımla Almanya yolculuğumuzun gidiş hikayesi. Bir gün Facebook'ta arkadaşım olan TRT eski spikeri sonra İzmir Radyo Müdürü Yılmaz Tok'un sayfasında İki fotoğraf gördüm bir arkadaşı göndermiş ve mikrofon başındaki hanımı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ben hemen Altınterim Erkuş ablayı tanıdım ve hatıralarım depreşti hemen internetten araştırmaya başladım. İnternetten araştırma yaparken Gençlik Tiyatrosu üzerinde çalışma yapan Nurgül hanıma ve Eskiimgeler isimli bir web sayfasında Yarın Başka Olacaktır oyunu ile ilgili fotoğrafların bulunduğu bir sayfaya rastladım. Fakat fotoğraflar Gençlik Tiyatrosunun başka bir oyununa aitti. Ayrıca Yarın Başka Olacaktır oyununun da fotoğrafları vardı. Yorumlar kısmına yazdım fakat herhangi bir karşılık alamadım. Sonra Nurgül hanıma haber verdim. Nurgül hanım fotoğrafları yayınlayan kişiyi bulmuş mesajlaşmışlar ve anladığım kadar fotoğraflar için bir ücret istenmiş. Ben de sonradan o fotoğrafların her biri için para istendiğini geç de olsa öğrenmiş oldum. Nurgül hanımın araştırmaları sonrasında Altınterim Erkuş'un kızını bulmuş ondan bir çok fotoğraf almış aşağıda konuya eşlik eden fotoğraflar onun arşivinden. Ayrıca amcam Orhan'ın oğlu Murat'ta da bir çok fotoğraf çıktı.
Nurgül hanımın benden istediklerini aşağıda yazdım tam istediği gibi olmadı belki ama ben de edebiyatçı değilim.
Öncelikle şunu söylemeliyim, anlatacaklarım o günkü şartlarda onbir yaşındaki bir çocuğun hatıraları yani çocukça . Çocukluğumda Tepebaşı Dram tiyatrosunda ailem ile gittiğim Bir Kavuk Devrildi ve Liliom adlı oyunlara gittiğimizi hatırlıyorum. Fakat Gençlik Tiyatrosu olayından sonra tiyatro ile hiç alakam kalmadı iki sebebi var. O yıllarda Tepebaşı Tiyatrosunda Cumartesi günleri çocuk tiyatrosu olur sınıfça veya ebeveynler çocuklarını götürürlerdi, oranın idaresi tarafından babama benim bu tiyatroya katılmam istenmiş fakat babam razı olmamış. İkinci olarak da 1955 yılının baharında bizim ailecek Beyoğlu'ndan Küçükyalı’ya taşınmamız. Orta okulun ikinci sınıfını Kuledibinde bitirdikten sonra Kadıköy Orta okuluna kaydımı yaptılar.
Üniversite tahsilimi Teknik Üniversite Elektrik Fakültesinde yaptım. Bu fakültenin ağır dersleri yüzünden tiyatro ile ilgilenmem mümkün olmadı. Ancak Teknik Üniversite Elektrik Fakültesinin Gümüşsuyu'nda olması sebebiyle Haldun Taner'in Cep Tiyatrosuna ve Elhamra Sinemasındaki temsillere sık sık gittim. özellikle Metin Serezli ve Nisa Serezli'nin başarılarını takip ettim. Orhan amcam 1959'da yurt dışına gitmemiş olsaydı onun vasıtası ile belki onlarla bir irtibatım olabilirdi. Amcam uzun yıllar yurda dönmediği için onun da irtibatının olduğunu zannetmiyorum. Bu Gençlik Tiyatrosu konusunu da Türkiye'ye geldiği zamanlarda aramızda hiç konuşmadık. Amcamın bırakmış olduğu kitaplar arasında bir çok tiyatro eseri de vardı. Gençlik Tiyatrosu ile ilgili fotoğrafları da oğlu Murat'tan aldım.
Nurgül hanımın hazırladığı belgesel için henüz hayatta olan kişilerle yapmış olduğu söyleşilerde sormuş olduğu sorulara benzer bana da gönderdi benim tiyatro hakkında pek söyleyeceğim bir şey olmadığından hatırladıklarımı anlattım.
Nurgül Hanıma gönderdiğim Yarın Başka Olacaktır ile ilgili yazımı genişleterek buraya aktarıyorum;
1942 yılında İstanbul Beyoğlu'nda doğdum. Sururi I İlkokulunu bitirdim. Ortaokula 1953 yılında Kuledibi Ortaokulu'nda başladım. Amcam Orhan Samir o sıralar İstanbul Üniversitesi Dişçilik Fakültesine devam ediyordu. Bir gün babama gelerek benim üniversitede tiyatro oyununda gerekli olan çocuk rolü için izin almış. Sonra bana sorduğunda çok sevinmiştim. O zamanın şartlarında büyük bir değişiklikti, yeni yerler göreceğim yeni kişiler tanıyacağım. Amcam bir gün beni aldı Beyazıt'ta 3-4 katlı bir apartmanın birinci katında bir daireye götürdü. Sokağı çok iyi hatırlıyorum çünkü binadan ayrılırken yanlışlıkla geldiğim istikametten hep ters tarafa dönüyorum Beyazıt Meydanının başka bir yerine çıkıyordum. Evin çok büyük olmayan salonun ortasında büyük bir dikdörtgen masa etrafında oturanların arasına biz de oturduk. Anladığım kadar tiyatro oyununun provalarına başlanacaktı. Hepimize birer dosya verildi ve masa başındaki yaşlı amca (çocukluğumuzda elli yaşında olanlar artık ihtiyar kabul edilirdi) elimize verilen dosyadaki kağıtlardan okuduğumuz cümlelerin şöyleniş tarzını beğenmiyor tekrar tekrar cümlenin manasını verecek şekilde söyletiyordu. Galiba da en çok bana tekrarlatıyordu veya bana öyle geliyordu. Çok sert bir amca intibahı bırakmıştı üstümde yaşlı amca Avni Dilligil. Ne kadar zaman devam etti tam hatırlamıyorum ama 1953 yılı yaz mevsimi sonları idi. . Sonradan Bab-ı Ali Caddesi başındaki Milli Türk Talebe Birliği'ne belirli günler tahsis edilmiş tiyatroda provalara başladık.
Tiyatro grubu ile kısa zamanda kaynaşmıştım aralarında çocuk olan beni kolluyor yardım ediyorlardı. Yaşça aralarında bana yakın olan Avni hocanın oğlu Erhan abi ile daha bir samimiydik. En çok da amcamın arkadaşı Metin Serezli ile beraber oluyorduk. Hüsnü amca çok Babacan tavırlı ağır başlı sakin biriydi. Belma Eroğlu'da şimdi zıpır diyeceğim yerinde duramayan şakacı şen şakrak bir abla idi. Fakülteden Zeki Müren arkadaşı idi bir gün oyun sonrası kulise gelip hepimizi tebrik etmişti , o zamanlar yeni meşhur oluyordu. Bir gün oyuna geç kaldım, oyun Cağaloğlu'nda Bab-ı Alî yokuşunun sonunda sağda Eminönü Tiyatro sahnesi. Koşarak içeri girdim doğru seyircilerin olduğu salona, şaşırdım birden, sahneye nasıl çıkacaktım neyse salonda herhalde beni tanıyanlar vardı burdan değil burdan değil diye dışarı çıkarıp kulise yönlendirdiler.
Her üç perdede de rolüm vardı. Oyunda birinci sahnede epey bir rolüm var ikinci sahnede çok az ve sadece birkaç cümle Sahneye sağ taraftaki merdivenden aşağı inerek giriyorum. Merdivenin çıktığı yer sağda herhalde oda olarak tasavvur edilmiş ama dekor arkasında kalan kısım bir buçuk metrekare bir yer aşağı inme imkanı da yok. İkinci perde başında oraya çıkıp rolüm gelene kadar orada kalmam gerek. Oyun sıram da perdenin sonuna doğru epey bir zaman uykum gelmiş yatmış yere uyuya kalmışım. Baktım biri dürtüyor kalk kalk diye sahneden kimdi bilemeyeceğim biri çıkmış beni uyandırıyor. Yukarda anlattığım olayla ayni zamanda mı oldu hatırlamıyorum sahnede Ba’ya bir şey vermem gerek ama yanıma almayı unutmuş sahneye dalmışım ne yapayım istifimi bozmadan sanki elimde gizli bir şey varmış da onu veriyormuşum gibi yaptım. Ba evin zenci yardımcısı baba dahil çocukların hepsini büyütmüş. Bu rolü oynayan Semiha Baybörü Konservatuvarda şan öğrencisi idi. Tiyatrodan ayrıldıktan sonra hiç haber alamadım galiba erken evlenmişti. Bir de yardımcısı zenci kız vardı Nair'i oynayan Ufuk Esin arkeolojide okuyordu daha sonra annesi gibi (Emel Esin) çok başarılı bir akademisyen oldu. 1954 yılının ilk ayları temsillerimiz devam ederken yeni bir oyun sahneye konuyor hatırımda kalan bazı detaylar var. Mesela Dover Yolu oyununda Dominic’i oynayan Senih Orkan oyunun ve kendisinin sempatikliğinden olsa gerek ismini hep hatırlarım. Ayrıca Şakacı oyununu hatırlıyorum amcamdan dolayı olsa gerek, o oyunda rol almıştı. Bir de oyun öncesi oynuyorlardı kısa bir skeç, telefon kulübesi önünde sıra bekleyenler arasında diyaloglar vardı, sonu sürprizle bitiyordu.

Nlsa Ersan (Serezli) ve Ali Keskiner ile.
Bir Ankara seyahati hatırlıyorum. Akşam treni ile gittik sabah vardık. Bir hafta dört oyun oynadık. Bir gün Anıtkabir'e gittik. Bir gece de o zamanlar duvarlarına herkesin bir şeyler yazdığı Ulus'ta, bodrum gibi bir yerde olan çok meşhur Üç Nal lokantasına beni de götürdüklerini hatırlıyorum. Avni Dilligil'in kardeşi Turhan Dilligil o sıralar Ankara'da imiş bizi tebrike geldiğinde hepimize birer yazmış olduğu "Tarih Boyunca Tiyatro" isimli cep kitabını imzalayarak vermişti hala kitaplığımda durur.

Ankara'da temsil davetiyesi(Hüsnü Çınar arşivi)
Anıtkabir ziyareti (önde sağda dizlerimin üstündeyim)
Almanya Erlangen macerası ise bir akşam üzeri saat 21.15 de Beyazıt meydanından otobüse binmekle başladı. Gidişimizi detaylı hatırlamamın sebebi beş günlük gidiş maceramızı daha sonra dönüşümde bir ajandaya not etmiş olmam.
24 Temmuz gecesi çıkmış olduğumuz yolculuğumuzda sabah Edirne'ye vardık. Pazarkule'den çıkarak Yunanistan'da İskeçe'ye geldik ve geceyi bir otelde geçirdik. Otelde havlumu unuttuğumu hatırlıyorum. O zamanlar oteller şimdiki gibi değil. Selanik'e öğle vakti geldik nerden hatırlıyorsan diye sorarsanız otobüsü park ettiğimiz yerin yanında bir fabrika vardı ve işçiler paydos yapmışlar bizim Türk olduğumuzu görünce etrafımıza toplanmışlardı. Yaptığımız sohbette öğrenmiştik ki yevmiyeleri sadece iki ekmek almaya yetiyor çok şaşırmıştık, çok cüzi bir ücretle çalıştıklarını ifade etmişlerdi. Biraz şehri gezdik sonra yola koyulduk gece on gibi Manastır'a vardık bütün gece yol alarak sabah erkenden Niş'e öğle üzeri de Belgrad’a vardık gene akşama kadar şehri gezdik geceyi yolda geçirdik sabah Zagreb öğlen Lübliana ve akşam da Avusturya Gmünd'de nehir yanında. bol sivrisinekli bir hostelde kaldık. Ben ilk defa boyu 2 cm kadar büyük sivrisinek görmüş şaşırmıştım. Ertesi gün virajlı dağ yollarından geçtikten sonra öğlen 29 temmuzda Münih ve nihayet beş günün sonunda Erlangen’e vardık. Tabii iki şoförümüz olmasaydı bu imkansızdı. Yollarda bize tercümanlık yapan bir çok lisanı bilen Nedim isimli bir abi vardı hem Yunanistan'da hem Yugoslavya'da tercümanlık yapmıştı. Yugoslavya'yı geçerken tam yerini hatırlamam mümkün değil ortalarda bir yerlerde karşıdan gelen bir Türk otobüsü ile karşılaşmıştık onlar da talebeydiler ama hangi grup ne maksatla Avrupa'dan dönüyorlardı bilmiyorum. Otobüs ile kaza geçirmişler aralarında yaralılar vardı herhalde onları hastaneye bırakmışlardı. Bu olayı gazete arşivlerinden bulmak lazım.
.jpg)
Varışımızın ertesi günü ilk temsil bize verilmiş prömiyer için büyük bir jest. Ertesi sabah hemen provalara başladık sahneye adapte olmamız lazım. Sahnede dekorların yerleştirilmesi yapılıyor ben de seyrediyorum, uzun koltuğa bir yastık konacak Avni hocama akıl veriyorum sağ tarafa koyun o tarafa doğru Clara uzanıp yatacak diye. Vay sen misin diyen, iyi bir fırça yiyorum. Ben de kızgınlığımdan gidip arka tarafındaki tavanı cam kaplı salona, oyuna çıkmayacağım diye tutturuyorum neyse sonra Altınterim (Clara) abla gelip beni ikna ediyor kulise dönüyorum. Oyun başlamadan önce anons ediyorlar oyunun yazarı geliyor Brezilyadan bekleyelim diye. Hani diyorlar ya Avrupa'ya ilk açılım falan o devirde böyle olaylar sadece bizde değil dünya da da önemli, Brezilya'ya telgraf çekilmiş piyesin yazarı Paschoal Carlos Magno geleceğinden perdemizi bir saate yakın geç açtık. Oyun sonunda on dört defa perde açılıp kapandı. Oyun sonrası Mr. Magno kulise gelerek bizleri tebrik etti.
Oyunun Almanca tanıtım broşürü
Oyun sonrası kuliste En önde Ufuk Esin ve ben, arkamızda soldan İlhan Damacı, Aytekin Kodanaz, Erhan Dilligil, Metin Serezli, Hüsnü Çınar arkalarındaki üç kişi; Altınterim Erkuş, Belma Eroğlu(Diren), Kaya Karamanoğlu, en arkadakiler soldan Belkıs Fırat(Dilligil), Ali Keskiner, ?, ?, Zenci Semiha Baybörü, Nisa Ersan(Serezli), Avni Dilligil, Paschoal Carlos Magno, Semine Celasun(Günay) Orhan Samir ve Orhan Peker.
Erlangen'de sahnede çekilen fotoğraf.
Ertesi gün oyun hakkında kritik yapmak üzere bir parkın içinde bulunan bir binada (Orengiere) geniş bir katılımcı ile toplantı yapıldı, herhalde en çok üzerinde durulan, neden ülkemize hem çok uzak hem de kültürü farklı Brezilya gibi bir ülkenin yazarının eserini temsil etmemiz oldu. Sebebi klasik tiyatro oyunları yerine toplum sorunlarına el atan bir oyun olması olabilir. Alman Tiyatro gurubunun oynamış olduğu çok hareketli Çizmeli Kedi Almanca bilmememe rağmen herkes gibi benim de hoşuma gitmiş beğenmiştim. O da çok alkışlandı.
Oyunumuzun Orengiere'de tartışılmasından sonra çıkışta çekilmiş fotoğrafı ile birlikte Gazetenin küpürü. (Markgrafentheater_Saal) Tiyatronun içi. Önde solda Nisa Ersan ve Metin Serezli görülüyor.
Bu konu hakkında sahnemizin dekorunu yapan ressam Orhan Peker'in Dünya gazetesinde on gün boyunca yayınlanmış notları var. Grubumuzun gidişi ve oradaki oyunlar hakkında kritiğini detaylı olarak okuyabilirsiniz. Bende sadece ilk günün ilgili kısmını babam kesip saklamış kupürü var. Ortadaki fotoğrafta Avni hocanın sol arkasında sadece gözlerim görülüyor. Bir gazeteci abimin o günlerde kültürel yayınlara ağırlık veren Dünya Gazetesinde devamını bulabileceğimi söylemesi üzerine İzmir Milli Kütüphanesinde gazetenin diğer sayılarını bulup fotokopilerini aldım. Sahnemizin dekorunu yapan ressam rahmetli Orhan Peker'i internetten ararken hakkında Önder Küçükerman tarafından yazılmış bir kitap buldum. Orhan Peker, Güzel Sanatlar Akademisinde profesör olan Önder beyin dayısı olurmuş. Kendisinin mail adresini bulup mektup yazdım cevabında Gençlik Tiyatrosu ile ilgili kitapta iki sayfa ayırdığını söyleyip sayfaların resimlerini göndermek nezaketini de gösterdi..
. Erlangen'de sekiz gün kaldık her gün öğle sonrası ve akşam tiyatroda çeşitli ülkelerin üniversite tiyatrolarının oyunlarını seyrettik. Boş bir zamanımızda Nürnberg'e gittik halâ savaş yıllarından kalma yıkık binaları gördük. Fotoğraf çekme merakım vardı bir fotoğraf makinası almak istiyordum, kimse yardım etmedi gittim 17 marka 6X6'lık bir kutu fotoğraf makinası aldım deri kabına da 5 mark verdim. Öğle yemeği için fiş vermişlerdi her gün ayni yere gidip yemek yiyorum çoğu zaman da yalnızım. O zamanlar Türkiye'ye henüz gelmemiş Coca-Cola'yı çok sevdim onu da parasıyla içiyorum. Yemek olarak da koca bir parça yayın balığı. Bazen balık olmayınca yeşil salata yaprakları üzerinde yumurta. Metin Serezli ile Orhan amcam yakın arkadaştılar bize Erlangen’de ilk bir kaç gece şehrin dışında bir yurtta yer verdiler Orhan amcam, Metin ve ismini hatırlamadığım birisi ile büyük bir odada kalıyoruz yatak yorgan yok dörder battaniye verdiler ikisini altımıza serdik ikisini de üstümüze örterek yattık. Vardığımız gün herkes evlerine sağ salim vardıklarına dair mektup yazdı altta benim mektubum.
Metin ağabey epey çapkındı her zaman gittiğimiz bir birahane kafeteryada beni kapının yanına oturtur gelecek kız arkadaşının yolunu gözletir kendi içerde başka kızlarla sohbet ederdi. Gelen kız da beni tanır anlaşamadığımız halde benimle konuşmaya çalışır sohbet ederdi. Erlangen'den ayrılacağımız son günde bana yerde giderken takla atan kurmalı oyuncak bir uçak hediye getirmişti. Bir geldiğimizde bir de son gün Lido isimli bir yerde balo verdiler. İlk hoş geldiniz balosunda orkestra erken paydos etmişti herkes daha yeni kaynaşmıştı, bizim abiler hemen duruma müdahale edip enstrümanları çalarak dansı devam ettirmişlerdi. Galiba son gün de kapanış balosu vardı beni yalnız bırakmışlar Balo’nun olacağı yeri biliyorum önceden gitmiştim ama yemekten sonra bir türlü yolu bulamadım sokaklarda dolaşıyorum hava kararacak neyse ki bir Alman beni tanıdı kaybolduğumu anladı aldı yanına beraber balo salonuna gittik.
Oyunlar bitti kritikler yapıldı nihayet dönüş günü geldi. 8 Ağustos pazar günü sabah erkenden yola çıktık önce Münih sonra İnsburg üzerinden İtalya'ya geçtik ufak bir dağ kasabasında geceyi geçirdik, ertesi gün kurban bayramının ilk günüydü ellerini öptüklerim İtalyan parası vermişlerdi.
Bolzano, Trento, Verona, Vicenza Padova üzerinden Venedik'e geldik. Yolda özellikle Vicenza'da Palazzo Chiericate ziyaret edildi sonra 16. yüzyılda yapılmış Olympic Theatre'ı gezdik. Tiyatronun sahnesindeki uzun sokaklar her yerde oturanlar tarafından görünür şekilde ve derin bir görünüm kazandırmak için gittikçe daraltılıp yükseltilmiş.
Geceyi Venedik'te labirent gibi sokakları dolaşarak geçirdik. 300 liret vermişlerdi 150 lirete çoklu kartpostal 80 lirete de sandviç almıştım. Venedik'ten sonra Trieste'yi gezdik Geldiğimiz yola çıktıktan sonra bir gece de Belgrad’da kaldık.
Belgrad Talebe Yurdu, amcam ile, ortada Semiha Baybörü ve İlhan Damacı, sağda Orhan Samir Erhan Dilligil, İlhan Damacı, Metin Serezli, Semiha Baybörü ve tanıyamadığım biri önde de ben.
Selanik'e geldiğimizde çok yorulmuş olduğumuzdan bir otelde kaldık. Otel sahibi siz buraların yemeklerini özlemişinizdir diyerek akşam yemeğinde karnıyarık yapmış yanında da birer büyük kadeh şarap vermişti tabii ben yemekten sonra yukarı çıkıp yatmıştım.. Nihayet 15 Ağustos'ta İstanbul'a vardık.
Selanik'te kaldığımız otelin dünü ve bugünü (2015), üstteki iki kat otel kısmını yıkmışlar.
O zaman ben 12 yaşında idim şimdiki gibi okulun kapısına kadar servis ile gidip gelmiyorduk. Ama bir gün gece oyundan sonra eğlenmeye gideceklermiş diye evin epey bir uzağında indirdiler karanlıkta eve giderken pek ürkmüştüm..
Benim Avrupa'ya açılacağız gibi bir idealim yoktu 12 yaşındaki çocuk ne anlar.
Hatırladıklarım bu kadar, eğer bu proje çok değil 15 yıl önce yapılsaydı bir çok kimse hayatta olduğundan çok daha detaylı bilgiler ortaya çıkardı. Ben o zamanlar çocuk olduğumdan olayları derinlemesine bilmiyorum. Meselâ Almanya’dan aileme yazmış olduğum bir mektup var, kağıdın üzerinde Akbank’ın sponsorluğunda diye antet var. Demek ki Akbank bu oyunda parasal destek sağlamış bunları bilemem.
Günümüzde eğitime verilen değer ortada bu şartlarda gençlik tiyatrosu gibi olayları yürütmek çok zor, temennim o ki ileride kültür sanata verilen değer değişir de okullarda ve üniversitelerde tiyatro tekrar filizlenir.
Kâmil Samir, 21 Temmuz 2021, İzmir
Almanca broşürün arkasındaki yazının tercümesi;
Türkiye Gençlik Tiyatrosunun Hedefleri
Türk tiyatro sanatının Avrupa ilkelerine göre yenilenmesi 1908 yılları; Bu nispeten kısa zamana rağmen Türk halkı bu gelişmeyi büyük bir anlayışla takip etmiştir. Ancak 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar, resmi kurumlarca desteklenen modern anlamda sistemli tiyatro çalışmaları başlamadı.
Tabii ki, modern tiyatro sanatı önce büyük şehirlerde yayıldı ve ülkenin diğer bölgelerinde çok az yayıldı.
Gençlik Tiyatrosu, Ocak 1953'te yerel Üniversite öğrencileri tarafından İstanbul'da kuruldu. Onun hedefleri Tiyatro kültürünü ve tiyatro sevgisini tanıtmak. Spesifik olarak, bu şu anlama gelir: genç oyunculara sahne açmak, genç şairler için performans fırsatları yaratmak, genel olarak genç tiyatro yetenekleri için yurtdışındaki öğrenci tiyatroları ile bağlantılar kurmak.
Theatre der Jugend, bu hedeflere ulaşmak için performanslarının yanı sıra konferans dizileri, tartışmalar ve sergiler düzenlemektedir. Çalışmalarını geniş bir kitleye duyurmak için dergiler yayınlar.
"Theater der Jugend"in temel amacı elbette oyunculuk yapmak ve modern oyunların icrasında pratik deneyim kazanmaktır.
Genç tiyatrolar fikri, ama özellikle öğrenci tiyatroları, tüm dünyada tiyatro sanatına yeni dürtüler vermiş ve yeni güç kaynakları açmıştır. Türk Öğrenci Tiyatrosu, bu fikri orada modern Türk gençliğinin tutkulu enerjisiyle gerçekleştirmek istiyor. Sadece entelektüel gençliğin coşkusunun yardımıyla. Türkiye'de tiyatro olabilir. sanat tiyatrosu düzeyine yükseltilmelidir.
İstanbul Ahenk matbaası
İ.Ü.T.B.
Gençlik Tiyatrosu
İstanbul Üniversite Öğrencileri Birliği Gençlik Tiyatrosu
30 Temmuz 1954 Erlangen
Altı çocuklu zengin ama sonradan yoksullaşan bir aile. 3 pansiyoner (Fanny Augusto'nun sevgilisi, Roberto ve eski bir aile dostu olan Santos) aile ile birlikte yaşamaktadır. Boş kafalı anne Vera bir zamanlar bir operet sanatçısıydı. Asil bir ailenin son torunu olan ahlaksız baba Antonio tüm servetini kaybetmiştir. Antonio dahil altı çocuğu yetiştiren yaşlı zenci kalfa Ba ve zenci hizmetçi Nair de aileyle birlikte yaşamaktadır. Clara ailenin en büyük kızıdır ve herkes tarafından sevilir. Augusto materyalist ve çok bencildir. Lucio ve George, sanatçı (besteci ve dansçı) olmak isterler. Tereza kaygısız bir kız, Petro ise hayat dolu, eğlenceli bir çocuktur.
Clara bir zenci melezi sever. Ancak kalfa dahil ailesi, onunla evlenmesine izin vermez. Böylece Clara, onunla evlenen sevgilisi Sylvio'ya kaçar. Tutkulu Lucio, kendisiyle dalga eden kötü bir kadına aşıktır.
Sylvio'nun ölümünden sonra Clara, yetimhaneye bıraktığı bir zenci çocuk dünyaya getirir ve sonra ailesinin yanına döner. Lucio sevgilisini öldürmek ister ve tutuklanır. Ba bu kadar acıya dayanamaz ve ölür. Lucio bu arada besteci olarak ünlenir ve hapishaneden serbest bırakılır.
Vicdanıyla mücadele eden Clara, siyahi oğlunu yetimhaneden çıkarmaya kararlıdır. Sadece anne reddeder. Clara nihayet oğlunu kardeşi George ile birlikte eve geri getirmek için izin alır..

.jpg)




.jpeg)




.jpg)

.jpg)
.jpg)
.jpg)





.jpg)


%20A.jpg)


.jpg)





.jpg)

.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder