Türk Kültür Tarihi Vakfı İle Orta Asya Gezisi 1991
Türk Kültür Tarihi Vakfı İle
Orta Asya Gezisi 1991
Gezimizin amacı Türk Kültür Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından 25 mayıs 1991 ile 6 haziran 1991 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi düşünülen 13 günlük Bakü, Kazan, Alma-Ata, Çimkent ve Türkistan şehirlerini kapsayan kültür alışverişi ağırlıklı bir gezi. Başkanımız Prof. Dr. Turhan Yazgan. Gezimizde değerli üniversite öğretim görevlileri, emekliler, bürokratlar, iş adamları ve Kıbrıs ile iki de Moldavya’dan gelmiş Türkler var. Ege Üniversitesinden Fikret Türkmen ve Yılmaz isminde bir deri tüccarı ile tanıştık. Gelenler arasında Şaban Karataş da var. Bakü ve Kazan şehirlerindeki toplantılarda muhtelif kültürel çalışmalar arasında İstanbul’dan getirilen kitaplar ile birer kütüphane kuruldu ve Türk Dünyası yayınlarının devamlı birer satış reyonu açıldı. Gezi için 820 dolar ve 250 TL ödedik.
25 Mayıs Cumartesi
24 Mayıs 1991 Cuma saat 24 te Pamukkale otobüsleriyle Hüseyin Türkmenoğlu ve Dr. Ali Haydar Bayat ile İstanbul’a gitmek üzere yola çıktık. Saat 9.00’da Topkapı’ya geldik 10 da Atatürk Havaalanındaydık. Yanımda 985 DM ve 7 dolar var. Uçak saat 14.30 da kalkacak dediler, yaklaşık iki saat rötar yaptı 16.15’te havalandık, Uçak üç motorlu hepsi kıçta Boeing 727 taklidi Tupelev-154. Uçağın içi prina yağı kokuyor. Herhalde motorları yağlayacak motor yağı bulamamışlar zeytin yağı ile yağlamışlar. Çünkü ilk kalkışta çok tiz bir ses vardı.
İzmir İstanbul otobüsüne 50 bin, Topkapı'dan Havaalanı
taksi 30 bin lira tuttu 10’ar bin paylaştık.
Uçakta öğlen için hemen yiyecek bir şeyler verirler umuyordum. Sadece bir meyve suyu getirdiler, yeşil renkte azıcık gazozlu. Tadında eskilerden
hatırladığım bir aroma var çıkartamadım. Bir zaman sonra nihayet yemek
getirdiler.
Saat 17.50’de deniz bitti karaya girdik, deniz kenarında
büyükçe bir yerleşim yeri gözüküyor. Sol tarafta kıyıdan biraz içerlerde dağlar
yükseliyor ve tepeleri karlı ta ufka
kadar, görünüş çok güzel. Bir vadi üzerinden ilerliyoruz, aşağıdaki arazide
dağınık yerleşim yerleri ve çok yeşillikli orman. Ara ara açıklıklarda tarım
arazileri görülüyor. Saat 18 de büyük bir yerleşim yerinin üstünden geçtik
etrafı tamamen tarım arazisi.
18.35 te Hazar denizi gözüktü ve 5 dk sonra yere indik.
Etraf petrol kuyuları ile dolu ve aralarında gölcükler oluşmuş hepsi siyah
renkli. 19 da terminale girdik ancak 45 dakika sonra dışarı çıkabildik.
Saatlerimizi bir saat ileri aldık. Saat 21 de otobüsle şehre hareket ettik. Yol
yaklaşık yarım saat sürdü. Etraf yeşillik sağlı sollu taştan yüksek binalar var.
Otelde Hüseyin abi ile ayni odada kalacağız. Bavulları odaya yerleştirdik
hemen yemeğe indik. Yemekte ordövr tabağında söğüş et ve füme balık, sıcak
yemekte büyük bir balık parçası vardı. Şarap içtim başım ağrıdı. Yemek sonrası
Azatlık meydanında gezdik, gece 00.50 de yattım.
26 Mayıs Pazar
Sabah 6.45 te kalktık 9’a doğru kahvaltımızı ettik.
Otelimiz Azatlık meydanının yanında. Meydanın önü Hazar Denizi arkasında parlamento binası var arkamızı denize verip parlamento binasına bakarsak solunda bizim kaldığımız Azerbaycan Oteli,
sağında bizim otelin aynisi başka bir otel var orada Amerikalılar kalırmış. Otelin
penceresinden Hazar kıyısının fotoğraflarını çektim. Saat 10’da meydanda
buluştuk topluca şehrin batı tarafındaki tepesinde Şehitler Hıyabanına gittik.
Tekbirlerle içeri girildi dualar edildi Osmanlının ruhu şad edildi. Rusların
Bakü fatihi Kirov’un kırılan kaidesi parçalanan heykelinin yanından Bakü'yü seyrettik. Heykellerinin parçalarından birer taş parçası hatıra olarak aldık.
Oradan devlet büyüklerinin mezarlığına gittik. Çok güzel mezar taşları var,
hepsi birer sanat eseri. Mezarlık gezisi sonrası Magazin dedikleri büyük
mağazalara gittik. Hepsinin durumu acınacak gibi. Mağazalarda birkaç parça
eşyadan başka bir şey yok olanlar da bizim kırk sene evvelki mallarımız gibi.
Gıda mağazaları kokuyor.
Döndük yemeğimizi yedik. Yemek sonrası saat 2’ye doğru Hüseyin abi ile birlikte çarşıya çıktık. Etrafta satılan en çok elbise ve ayakkabı. Pazar günü olduğundan bir çok yerde bit pazarı gibi bunları satıyorlar. Saat 15’te otobüs ile Kızlar Kalesi’ne gittik, burası eski şehrin kenarında. Yan tarafta bir kitapçı keşfettik. Bir sürü halı kitabı haritalar ve şehir planları aldık. Bir müze para kataloğu rozet ve kartpostal vs. ben toplam 18.90 manat verdim ki bir doları 30 Manat’a bozdurmuştum. Oradan Halı Müzesi’ne gittik. Saat 17 de Şirvan Şahlar Sarayı’na gittik. 6.50 Manata korta, müzenin para kataloğunu ve rozet aldım. Saat 18 de otele döndük. Yanımızda getirdiğimiz viskiyi açtık balkonda Hazar denizine karşı demlenirken yan taraftaki gençlerden Ali isminde Gürcistanlı birinin laf atmasıyla yaptığımız ahbaplık sonrası ikra sattıklarını söylemeleri üzerine 12 dolara beş Havyar konservesi aldık. Dolar kuru 4120 lira olduğundan 49,440 lira vermiş olduk.
Öğrendiğimiz bazı kelimeler:
Bağlıdır= Kapalıdır, yahşi= güzel, Yay=Yaz, Kulak=Rüzgâr, Kırkma=Traş olmak, Maşin=Otomobil, İkra=Balık Yumurtası(Havyar), Pensiyon=Emekli, Hiç ne yok=Hiçbir şey yok, Kabak=evvel ön taraf, Düş=Atla (minibüsten), Katar=tren, estat=sekiz (Sekiz kelimesini telaffuz etmiyorlar), Neçeyedir?=Kaçadır, Neçe Manat?=Kaç Manat?, Okşamaz=benzemez, Kızıl=altın
Akşam yemekte elimize birer program listesi verdiler:
27 Mayıs pazartesi,
10.00—13.00 Romano kalesi
13.00---15.00 Öğle yemeği
15.00---18.00 Nizami Gencevi adına bağlı edebiyat ve
Ramiz Mustafaev adına
bağlı sanat müzeleri
18.15 Opera’ya gidiş. “Köroğlu”
28 Mayıs salı,
10.00---13.00 Yeşil Eczane, Taza Pir Camisi, Şark Pazarı,
Azerbaycan Tarih
Müzesi
15.00---18.00 Azerbaycan Yüce Bestecisi Üzeyirbey
Hacıbeyov’un ev müzesini
Ziyaret
19.00---22.00 Güilistan sadlıg sarayında akşam yemeği
29 Mayıs çarşamba,
10.00---14.00 Tarihi pek çok eskilere kaynaşlaşan Taş
devri anıtı olan “Gobustan”’a
Tur.
15.00---19.00 Serbest zaman
30 Mayıs,
07.30 Kahvaltı
08.30 Otelden ayrılış
Akşam yemeğinden sonra Ali Haydar beyin evvelce tanıdığı
iki profesör ile tanıştık. Biri Dr. Tevfik bey. Bizi Şeki’ye davet ettiler. Otel önünde çay içtik
sonra onlardan başkaları da katıldı hep beraber maşin ile tepeye Gülistan
Gazinosuna gittik, bize kahve ve dondurma ısmarladılar.
Bir profesör maaşı 500 Manat imiş yeni 750 Manat'a çıkarmışlar. Yan gelirleri fazla bizdeki gibi herhalde bıçak parası alıyorlar.
27 Mayıs Pazartesi
Sabah kahvaltısından sonra şehrin doğusunda Ateşgâh’a
gittik. Kale içinde ortasında ateş yakılan dört ayaklı bir üstü kapalı bir yer.
Etrafta odalarda eski zamanları hatırlatacak tek ayak üzerinde duran insan
figürlü gibi bir takım sahneler canlandırılmış. Anlatılanlara göre burada
yaşayanlar hiç dışarı çıkmaz devamlı inzivada yaşar yiyecekleri bittiğinde kale
duvarından bir sopa gösterirler dışardakiler yiyeceklerinin bittiğini anlayıp
içeriye yiyecek atarlarmış.
Ateşgâh ziyareti sonrası Ali Haydar beyin tanıdığı profesörler
arabayla gelip bizi aldılar. Bundan sonra artık biz programa uymadık gruptan
ayrıldık. Kimya fakültesi dekanının Novhane’de, Bakü’nün tam kuzeyinde Aşperon
Yarımadası’nın kuzeyinde Hazar Denizi kıyısında bulunan yazlığına gittik. Onlar
bahçe içinde yazlığa bağ evleri diyorlar. Bize başka üniversite görevlileri de
katıldı yaklaşık 10 kişilik bir grup oldu. Saat beşe kadar kimya profesörü ve
eşinin mangalda yaptığı lezzetli etleri yedik. Yemek ile birlikte sert içkiler
getirdiler votka ve konyak, ben hafif olsun diye şarap istedim yokmuş yerine
şampanya getirdiler, Hüseyin abi ve Ali Haydar bey ayıp olmasın diye önlerine
konan votkadan biraz içtiler. Azeriler litrelik iki şişe votka bitirdiler bir
tane daha açtılar ama bitiremediler. Adamlar alışmışlar sert içkiye su gibi
içiyorlar. Saat altıya doğru otele döndük çantalarımızı hazırladık
kravatlarımızı taktık Ahundov Operasındaki Köroğlu temsilini seyretmeye gittik.
Saat yedide opera başladı 4.
perdenin en heyecanlı yerinde kalktık saat ona geliyordu. Tren istasyonuna
acele gittik. Saat 22.15 te Yataklı Tren ile Şeki’ye hareket ettik.
Tren kompartımanı iki kişilik Hüseyin abi ile kalacağız, yataklar ranza ben yukarda yatacağım. Yanda dört kişilik kompartımana geçtik altı kişiyiz karşılıklı dizlerimizin üstüne birer dolap kapağı koyduk üstüne bir ton yiyecek koydular. Koca bir söğüş et vardı kesip kesip yedik. Azeriler sert içki olarak bu sefer konyak çıkardılar. Kompartıman zaten hamam gibi biz hiç içemedik yemeği de az yedik artan yemeği işletmenin görevlisi kadını çağırıp ortalığı toplattırdılar yemekleri de verdiler kadın sevinerek aldı gitti. Kadına davranışları ise kaba idi zannedersem Rus olduğu için aşağılıyorlar. Dediklerine göre Prestroyka’dan sonra bir çok Rus Azerbaycan'dan ayrılmış çok azı kalmış. Yemek sonrası hoş sohbet bitti uykumuz geldi kompartımana döndük. Tren son sürat giderken epey bir sallanıyor sanki raydan fırlayacakmış gibi. Ben üst katta yatarken uyuduğumda sallantıdan düşmeyeyim diye kolumu yatağın kenar korkuluğuna geçirdim.
28 Mayıs Salı
Sabah güneş doğarken 5.30 da kalktım. Dümdüz bir ovada
gidiyorduk. Ufukta tepeler gözüküyordu. Altıyı on geçe tepelere vardık.
Aralarından dağlık bir araziye geçtik Saat 7.15 te Şeki’ye vardık. Şeki tren
istasyonu şehre 12 km uzakta. Dağ yamacında kurulmuş Şeki çok yeşillik onlar
meşelik diyorlar. Etrafta gövdesi iki metre çapında ulu çınar ağaçları, kavak
ve akasya ağaçları var. Otele çantalarımızı bıraktık kahvaltıya indik.
Kahvaltıda çok güzel yağ, kaymak ve bal vardı. Kahvaltı sonrası çarşıyı dolaştık. Ben bir
pasaport kabı (1,5 manat), resimli takvim (2 manat), iğneye geçirilmiş nazar
boncuğu (1 manat) ve köhne (eski) para (1 manat) aldım. Pasaport kabı Sovyet
zamanında kendi ülkelerinde dolaşmak için almak zorunda oldukları evrak için
olsa gerek.
Şeki
Saat 10.30 da arabalarla tepedeki şehitliğe çıktık.
İkinci dünya harbinde 10 500 Şekili ölmüş anısına yapılan anıtta Doğu
Berlin Treptow'daki anıtın resmi var.
Tekrar şehre indik otel olarak restore ettikleri Kervansarayı gezdik. Kale içine girdik Etnografya
Müzesi’ni gezdik bize birer Şeki fotoğrafları albümü hediye ettiler. Kalenin
üst tarafından çıktık ulu ağaçlar arasından geçtik yüksekçe bir yerde pınar
başına geldik. Burada 1910 yılından kalma bir çeşme var. Kitabesinde Mustafa Bey
Çeşmesi 1910 yazıyor. 18. asırda Şeki Hanının yaptırdığı konağı gezdik İki
katlı yapının üst kat salonunda çepeçevre Hanın yapmış olduğu savaşlar
resmedilmiş. Yapının iç dekorasyonunda küçük ayna parçaları kullanılmış.
Müzenin müdürü tarafından Şeki gülmece edebiyatı ile ilgili birer küçük
kitapçık hediye edildi.
Öğle yemeğimizi bahçelik bir yerde ağaçların altında
yedik. kar gibi yağan kavak ağaçlarının polenleri yemekte epey sıkıntı yarattı.
Yemekte Piti yedik. 20 santim boyunda toprak kova içinde gelen yemeğin önce
yağlı suyunu ekmek doğradığımız tabağımızın içine boşalttık çorba gibi içtik.
Sonra geri kalan et ve nohutu tabağa döktük iyice ezdik ve karıştırarak yedik.
Otele döndükten sonra ben
biraz dolaşacağım deyip ayrıldım. Otelden hafif meyil yukarı çarşıya doğru
yürüdüm. Yolda Ozan Kahvesi, Uşak Mektebi ve Cuma Camisini gördüm. Bir
gazeteciden pil sorarken sahibi iki zarf
hediye etti sonra karşısındaki meyhanede zorla bira ısmarladılar.
Bizi Bakü’de otele bırakmak için 16.20 de aralarından
birisi arabasına bindirdi yola çıktık. Devamlı dağlar arasından gittik. Yollar
çok kötü çok sallandık. Şoförümüz deli gibi sürüyor. Hüseyin abi önde ben Ali
Haydar hoca ile arkada araba zıpladıkça başlarımız tavana çarpıp duruyor. Yolumuz
330 km. Bir saat sonra benzin almak için durduk. Depoyu ağzına kadar doldurdular
bir miktarını da yere döktüler neyse ki yer toprak benzini emiyor ama yerler
dökülen yakıttan çamur olmuş. İki saat daha gittikten sonra Şemahi yakınlarında
çay molası verdik. Vadiden çay molası verdiğimiz yere tırmanırken toprak yol
çok bozuktu. Şemahi'nin kenarından geçtik yol kavşağında tabelada Bakü 122 km
yazıyordu. Yığma bir su bendine yakın yerde bir Osmanlı Paşasının Mezarını
uzaktan gösterdiler Düze indik etraf çoraklaştı. Sumgait petrol rafineleri ile
dolu hava devamlı petrol kokuyor etrafta tek bir ağaç kalmadı. Saat 20.30 da otele
vardık. Karnımız acıkmıştı lobide iki kahve içtik bisküvi yedik.
Öğrendiğimiz yeni kelimeler:
Balaca=Küçük, Kabak=Ön,
Beliğ=Evet, Uşak=Çocuk, Kaşenk=İyi, Durun=Kalkın, Halça=Adi halı, Halı=Kaliteli
halı, Gebe=Büyük halı, Yoklayıcı=Müfettiş
Ali Haydar Hoca ortadan kayboldu Hüseyin abi yorgun olduğu için odaya çıktı ben de 21.30 da otelden çıkıp Bakü’yü gece gezdim. Otel civarı merkez olduğu için sokaklar düzgün binalar dört beş katlı eski görkemli hepsinde oturuluyor iş yeri değil. Sokaklar tenha tek tük yaya gördüm şehir genellikle virane binalar bakımsız kapatılan balkonlarda envai çeşit eşya, herhalde depo olarak kullanılıyor. Sokaklar temiz ama bina içleri mezbelelik, kokuyor. Kolluk kuvvetlerinin araçları devamlı dolaşıyor olaylara anında müdahale ettiğine şahit oldum.
29 Mayıs Çarşamba
Sabah gene gruptan ayrıldık Gobustan’a gitmedik.
Kitapçıları ve mağazaları dolaştık. Kitapçılarda raflar ağzına kadar dolu hem
Azerice hem Rusça. Fiyatları bize göre çok ucuz. Mağazalarda ise çok döküntü eşya
var. Raflar genelde boş bir çok yerde bütün mağaza boş ama çalışanlar saat
altıya kadar mağazayı beklemek zorunda. En mutena semti ve Raşid Caddesinde en
iyi köşede ya terzihane, ya remond dedikleri tamirci var veya berber. Meyve suyu satan yerler de revaçta, şıra gibi
kavanozda meyve suyunu tortusuyla satıyorlar. Bakü şehrinde binaların hepsi
devrimden önce yapılmış. Ön yüzleri çok süslü, sütunlu başlıklı çiçek ve yüz
figürleri ile eski taş oymacılığını anımsatan motifler var. Binaların çok büyük
kemerli arka bahçelerine açılan demir parmaklıklı kapıları var. Bu geçitten
(kapı) içeri bakınca mezbelelik görülüyor. Genellikle çöpler bir kenara
yığılmış. Çamaşırlar asılı balkonlar tahta ile kaplanmış ve her türlü hurda
atılmamış saklanmış. Kimi yerler yıkık demirler pastan erimiş. En kötü tarafı
içerden gelen pis koku dayanılacak gibi değil. Yerler balgam dolu. Yerler
pislik içinde her taraf yağdan simsiyah. Tren istasyonu meydanının yan
tarafında bira içilen bir yere dinlenmek bahanesiyle girdik. Biraya Pivet
diyorlar. Azeriler arpa suyu da diyorlar. İçilecek gibi değil ekşi bir tadı var
iki yudum aldık bıraktık. Bu meydanda Samed Vurgun Vekilof’un heykeli var. 1905
ile 1956 yılları arasında yaşamış bu şairin kaidesinin üzerinde çok güzel bir
şiiri var:
El bilir ki, sen benimsin
Yurdum, yuvam, meskenimsin
Demek doğma vatanımsın
Ayrılar mı gönül candan
Azerbaycan, Azerbaycan
Öğle yemeğinden sonra şehrin batı tarafına gittik. Yolda bir inşaat mühendisi ile tanıştık. Kale kapısına kadar gittik. Oradan ana caddeden yukarı yürüdük Nizami meydanına geldik. Nizami Meydanından iki minareli yeşil kubbeli camiye geldik. İçerde çember sakallı bekçisi mi nedir onunla konuştuk. 1965 yılında Bağdat’ta imiş. Kasım’ın Kerkük'te Türkleri kestiğini ve Özal’ın atasının Kürt anasının Ermeni olduğunu söyledi. Camiden aşağı Kale kapısının yanına indik. Bir bahçede oturduk kahve ve meyve suyu içtik kale kapısında resim çektirdik. Sonra otele döndük. Balkonda Hazar denizine karşı viskilerimizi yudumladık. Akşam yemeğini otelin Grill--Bar denen yerinde balık yedik şampanya içtik, ben kafayı buldum.
30 Mayıs Perşembe
Sabah erkenden kalktık kahvaltıdan sonra sekize doğru
havaalanına hareket ettik. Uçağımız saat 10.15 te hareket etti. İki buçuk saat
sonra Kazan Havaalanına indik. Doğruca Tataristan Oteline yerleştik. Lobide
kayıt sonrası birer tuvalet kağıdı verdiler. Gazete kağıdından hallice. Öğle
yemeğimizi yedikten sonra Hüseyin abi ile otelin önündeki geniş caddeye çıkıp
yürüyüş yaptık. 15.30’da (saatlerimizi bir saat geri aldık) Tatar Tiyatrosunda
konuşmalar yapıldı. Biz saat 17 de oradan ayrıldık. Otele döndük. Biraz yağmur
çiseliyordu. Yollarda in cin top oynuyordu. Burası da Bakü gibi dökülüyor.
Mağazalar kokuyor, genellikle yiyecek maddesi satan mağazalarda ya balık
kokuyor yada ekşimiş lahana. Magazin dedikleri bu yerler pis fakat yere tüküren
az balgam değil tükürük atıyorlar. Fakat genel hava çok kötü binalar dökülüyor..
Devrimden önce yapılmış binalarda tamirat diye sadece boya üstüne boya
vurmuşlar. Tüm sıvalar dökülmüş bazı binalar boş, metruk camları kırılmış,
kapısı kırılmış. Binalar süslü ve tuğladan yapılmış ama Bakü deki ihtişam yok.
Millet eğlenmeyi bilmiyor. Bir kahve içecek yer bulamadık gece saat onda bar
gibi bir iki yer de kapanıyor. Sadece Şarap satan bir yer gördük. Biz
sokaklarda dolaşırken akşam yemekten sonraki defileyi kaçırdık.
31 Mayıs Cuma
Sabah kahvaltıdan sonra İtil nehrinde bir saat tekne turu
yaptık. Gemi gezisi çok enteresan oldu.
Millet "Çırpınırdı Karadeniz" gibi şarkıları söylediler, müslüman mahallesinde
salyangoz sattılar. Turun bitiminde bazılarımız Cuma namazına gittiler. Biz de
otelin arka doğu tarafına gittik otel odamızın penceresinden kubbeleri görülen
eski metruk bir kilisenin fotoğraflarını çektik.

Yemekten sonra çarşıya çıktık, kalpak baktık Kremlin’e
giderken yağmur bastırdı geri döndük yaklaşık bir saat yağmur dinsin diye
bekledik. Saat altıda programda Kremlin gezisi vardı kafatasçılar gelmedi iptal
edildi bir saat boşuna bekledikten sonra yemek yedik.
Yemek sonrası programda topluca yerel halk ile tanışma ve eğlence etkinliğine katılmak için tramvayla iki durak ötede Lenin Müzesi önündeki Sultan Galiyev Meydanına gittik. Meydan epey kalabalıktı, danslar edildi oyunlar oynandı. Tatar talebelerle tanıştık konuştuk. Biz oradan saat 21.15 te ayrıldık yürüyerek otele döndük.
1 Haziran Cumartesi
Sabah Hüseyin abi ile alış verişe çıktık Birer kalpak
aldık (935 ruble yaklaşık 31 dolar). Bir kronometre buldum 36 ruble, İki
kallavi tabaklı çay kupası (2X23=46 ruble) aldım. Kupaların üstündeki
motiflerin Kazan ile hiç alakası yokmuş. Sonradan öğrendim ki bunlar Kiev’de
Dinyeper nehri yanındaki Kiev’i kuran dört kardeşin heykellerinin resmi imiş.
Öğle yemeğinden sonra taksi aradık bulamadık. Otelin önünde arabasının yanında bekleyen biri ile kaş göz işareti ile anlaştık. Bir saat bizi üç cami ile fotoğrafını gece çekemediğimiz Sultan Galiyev Meydanına götürdü. Dönüşte 20 ruble istedi 25 verdik.
15.30’da otelin önünde buluşulup gezi yapılacaktı gene ortalıkta kimsecikler yok. Kendimiz gitmeye karar verdik. Arka caddeden Kremlin denen yere geldik. Beyaz kule altındaki kapıdan geçerek kale içine girdik. Volga nehrinin kenarına kadar yürüdük. Etrafta kimsecikler yok. Tuğladan dört köşe Süyümbike minaresinin ve Çarın arşiv binası olarak kullanılan kilisesinin etrafında dolaştık. Kilisenin kubbelerinin uçlarında haç ile birlikte ay motifinin iç içe kullanılması dikkatimizi çekti. Biraz yağmur yağdı sığındığımız bir çatı altında beklerken herhalde binanın bekçiliğini yapan yaşlı bir kadın kapıdan çıkıp bizden yardım istedi. Giriş holündeki ampul yanmıyormuş yenisi ile değiştirmemizi işaret diliyle söyledi. Masanın üstüne çıkıp ampulü değiştirdim. Akşam oluyordu otele döndük. Otelin karşısında bir lokanta görmüştük otelde her gün karavana yemek yerine lokantayı denemek için akşam yemeği için üç kişilik yer ayırttık. Saat yedide Hüseyin abi ve Ali Haydar hocayla gittik. Yedik içtik hesap 100 ruble geldi. Lokantada yan masada oturan gruptan biri bizim Türkçe konuştuğumuzu duyup geldi ahbaplık etti Gürcü imiş gayet güzel Türkçe biliyor. İsmi Mahmud Müslüman, Manul diyorlarmış yanındaki Hristiyan ve Gürcü ismi David. Yanlarında iki kız vardı biri sarışın diğeri esmer. Ben dedi Mağaza Müdürüyüm David de yardımcım, maaşları çok düşük ama avantadan ayda onbin ile onbeşbin ruble kazanıyoruz dedi. Evinde her türlü konforunun olduğunu müzik dinlemek için pikap, radyo ve televizyon gibi eşyalarının bulunduğundan bahsetti ve evine davet etti arabasıyla gittik meyve ve içki ikram etti. Teyzesinin Konya'da oturduğunu döndüğümde adresini verdiği yere bir mektup atarak selam göndermemi istedi. Hoş sohbetten sonra beni otele bıraktı.
2 Haziran Pazar
Sabah erkenden kalktık ben akşamdan kalma olduğumdan
otobüse zor yetiştim. Uçakla Alma Ata’ya hareket ettik Kazan havaalanından kalktıktan biraz sonra altımızda beliren
uçsuz bucaksız yemyeşil Tataristan ovalarını pencereden seyrediyorum.
Uçağımızın homurtusu dışında ses duyulmuyor. Grubumuza tahsis edilmiş uçakta
yabancı yok, herkes sabah mahmurluğunda yarı uykulu. Program değişikliği son
anda yapılmış alaca karanlıkta yola koyulmuşuz. Aslında gök çok erken ağarıyor,
fakat güneş ufka neredeyse paralel doğması yüzünden kendini çok geç gösteriyor.
Vakit ilerledikçe herkes yavaş yavaş ayılıyor. Artık Orta Asya yolundayız.
Altımızdaki manzara zamanla değişiyor. Yeşil rengi yerini kirli sarıya
bırakıyor. Bozkırdayız. Balkaş gölünün üzerinden geçiyoruz, ufukta dağlar
beliriyor, yaklaştıkça karlı tepeleri seçiliyor. Şimdi altımızda
çorak bir bozkır şehri beklerken koyu yeşil bir orman arasında kaybolmuş Alma-Ata
var.
Kalabalık
bir topluluk tarafından karşılanıyoruz. Aralarında ellerinde "Anadolu'dan
Anayurda Hoşgeldiniz" yazılı levhalarla genç erkekler ve milli
giysileriyle ellerindeki tepsilerde toparlak yağda kızartılmış lokmalar olan
genç kızlar var. Otelimiz Yedisu beklenenin aksine oldukça temiz ve şirin..
Alma Ata, Yedi Su Oteli giriş ve program ile Çimkent, Çimkent Oteli giriş
Alma Ata caddeleri çok geniş ve kocaman ağaçlar yolların
iki tarafında sıralanmış binalar görülmüyor. Yedi Su oteline yerleştik.
Korktuğumuz gibi Kazan gibi değil. Aksine otel ve şehir modern ve temiz.
Etrafımız çekik gözlü Kazaklarla dolu. Şehir çok geniş bir araziye yayılmış, caddeler
birbirine dik ve sonu gözükmüyor, trafik de her caddede akıyor.
Akşam yemeğinde otelde Kazak sanatçılar gösteri
düzenlediler. Şarkı söyleyip milli danslarını oynadılar. Giysiler ve danslar
çok güzeldi.
3 Haziran Pazartesi
Otel odamız gene orta karar. Herkesin yataklarının üstüne birer şapka ve milli kıyafetli bebek koymuşlar.
Saat dokuzda Kazakistan devlet
müzesine gittik. Aslında müzenin ismi Kazakistan-Rus Ortak Devlet Müzesi. Biz
Ali Haydar hoca ve Fikret Türkmen ile gruptan ayrılıp üst katlara çıktık meğer
alt katta Altın Adam varmış atladık göremedik. Bizden başka kimsede üst katlara
çıkmadı. Kazak yaşayışı ile ilgili bir takım etnoğrafik objeler, büyük antika
halılar savaşta yararlılık gösterenlerin dokümanları ve eşyaları çok beğendik
müzecilik işte böyle olur dedik.
Öğle yemeğinden sonra Üniversitede Resmi ağızlardan
ülkenin panoraması çizildi. Hasan bey biraz da resmi olmayan ağızdan dinleyelim
diye bir halk ozanını kürsüye çıkardı. Adam ezgiler okudu ve Sovyet'e sövüp
saydı. Bir ara bir kurt postu getirdiler Turan Yazgan’a hediye ettiler. Yazgan
cübbeyi Halil Açıkgöz’e giydirdi. Kendisi de Üniversite rektörüne üstünde Ayyıldız olan bir altın yüzük hediye etti. Son çıkan yazar; “Biz Nazım
Hikmet’in ve Sabahattin Ali’nin şiirleri ve hikayeleri ile büyüdük” deyip
Türkçe olarak “Sen yanmasan ben yanmasam onlar yanmasa karanlıklar nasıl
aydınlanır” şiirini okudu. Adamın
çıkışta elini sıktım tebrik ettim. Bizim kafatasçılar adama deli dediler.
Toplantıdan sonra bir otobüs ile el işi satılan bir dükkana
gittik. Ben bir kırmızı masa örtüsü, iki de kapaklı çay kupası aldım Türkiye'ye
dönünce Çin işi bu kupalardan piyasada
bol miktarda gördüm. Sonra otele döndük. Bir saate yakın Turan hocayı bekledik
tabii biraz homurdandık. Nihayet iki otobüs olarak Altay dağlarında orman
içinde muazzam spor tesislerinin bulunduğu Medeo tesislerinin yanına çıktık.
Yol yaklaşık kırk dakika sürdü. Yerlere kilim ve keçe serilmiş. Yer sofrasında
bol kımız içtik deve hamuru yedik. Oturduğumuz yerden karşıda karlı dağlar arasında
beşbin metrelik kayalıklar yükseliyordu. Güneş devrilince hava soğudu. Hava
kararırken aşağı indik.
4 Haziran Salı
Öğlene doğru uçakla bir saat mesafedeki Çimkent’e
gittik. Oraların deyişiyle Hazret
Sultan'ın türbesine bir adım daha yaklaşmış olduk. Havaalanında gene kalabalık bir topluluk
tarafından törenle karşılandık, milli giysili küçük kızlar karşıladı bir de
eşraf. Orta Anadolu insanından
farkı olmayan eşraf takımı bizlere sarılıp şapur şupur öptüler. Hepsi Gürcistan Batum taraflarından ikinci dünya harbi esnasında 1944 yılında Stalin
tarafından buraya zorla sürülmüş Ahıska Türkleriymiş gayet güzel Türkçe
konuşarak anlaşıyoruz.
Burası da Alma Ata gibi caddeleri geniş, ağaçlıklı ve
temiz, doğruca Çimkent Oteline gittik.
Öğle
yemeğinden sonra iki otobüsle yola koyulduk. Sanki Konya ovasında gidiyoruz. Yol
boyunca rastladığımız köyler bize hiç yabancı gelmiyor. İki detay ilgimizi
çekiyor; biri evlerin bir kısmının cephelerine mavi kırmızı renkli olarak
çizdikleri büyük kalın kıvrımlı motifli süsler, ikincisi evden eve havadan
dolaşan tabii gaz boru hattı.
Önce
Ahmet Yesevi’nin annesi Karasaç (Karasaş, Kara-aş) ananın türbesini ziyaret
ediyoruz. Türbe kare kesitli, tuğla örme kubbesi olan basit bir bina. Kapısında
mahalli kıyafetli yaşlı ziyaretçiler var. anlaşılan civar köylüler için devamlı
ilgi odağı bir yer. Biraz ötede Ahmet
Yesevi’nin babası İbrahim Ata'nın türbesi var. Türbe küçük bir toprak tepenin
üstünde, hafif meyille tırmanan yol güzel bakımlı bir bahçenin içinden geçiyor.
Bu türbe de tuğladan yapılmış çinko kaplı kubbesi olan mütevazi bir bina.
Ziyaret sonrası akşama
doğru Sayram kasabasına gittik, Çimkent havaalanında bizi karşılayan coşkulu
kalabalık tarafından tekrar karşılandık. Kasabanın tiyatrosuna girdik. Herkes
bizi merak ediyor. Sahnede Lenin'in büstü var, homurtulardan sonra bir perde ile örtülüyor. Hüseyin Türkmenoğlu abimle grubumuzdan biraz geri kalarak
salonun arkalarında halkın arasına oturuyoruz. Saz ve söz sanatkarlarından
memleket havaları dinliyoruz, küçük çocuklar müsamere ile birlikte şarkı da
söylüyorlar. Aramızda binlerce kilometre mesafe olsa da iletişim sağlanmış;
çünkü aynı dili konuşuyoruz. Halbuki Kazaklar ile anlaşmamız kolay değil.
Otelde akşam yemeğinde Kafkas giysili bir ihtiyar aşık
uzun uzun şiir okudu şarkı söyledi. Müzik çalanlar Türkçe şarkı ve türküler
söylediler.
5 Haziran Çarşamba
Ahmet Yesevi Türbesini ziyaret
Sabah erkenden kalkıyoruz, hepimiz heyecanlıyız. önümüzde uzun ve yorucu bir yol var. Bugün Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesini ziyaret edeceğiz. Hemen yola koyuluyoruz, ilk molamız Otrar müzesi. Çevreden toplanmış etnoğrafik eşyalar ve kıymetli seramik parçalar var. Bahçede ise Balbal heykelcikler. Sonra Otrar şehrine gidiyoruz. Sonsuz düzlükte bozkırın ortasında bir höyüğün tepesine tırmandığımızda korkunç gerçek ortaya çıkıyor. Ortası ay krateri gibi oyulmuş dipte esas ovanın aynı seviyede bir şehir kalıntısı görüyoruz. Müzede anlatılan vahşet gözlerimizde canlanıyor. Yıkılan şehrin ve öldürülen insanların üstüne yığılan toprağın üstünde tepişen Moğol atlılarının uğultusu kulaklarımızda çınlıyor.
Tekrar yoldayız; Ahmed Yesevi’nin hocası sayılan kimi menkıbelere göre de daha onbir yaşında iken Hz. Muhammedin verdiği emanetini istediği Şeyh Arslan-Bab (Aristan-Bab, Arslan Baba)'in türbesine geliyoruz. Türbe uzun dikdörtgen kesitli, tuğla örme anıtsal bir yapı. Orta girişin sağ ve solunda iki kapıdan sağdaki ibadet, soldaki kabrin bulunduğu odalara açılıyor. Kabir odasının üstünde iki kubbe var. Civardan gelen köylüler bize katılıyorlar, genç bir hoca bizim kafile hocamızla birlikte dua ediyor.
Öğle yemeğimizi İpek Yolu (Cibek) restoranında yedikten sonra yaklaşık bir saatlik yoldan sonra Türkistan şehrine yaklaşıyoruz. Şehrin dış mahallelerine gelirken uzaktan Hazret Sultan Hoca Ahmet Yesevi'nin türbesi ufukta beliriyor. Yaklaştıkça iki omuzunu kaldırmış bir dev gibi karşımıza dikiliyor. Sağımızda şehrin ağaçlar arasında kaybolmuş alçak profili. Milli giysiler içinde 30-35 kişilik bir topluluk bizi karşılıyor. Ellerinde bizim saza benzer çalgıları var. Karşılıklı tanışma seremonisinden sonra yarım ay şeklinde yolun üstüne dizilip ezgiler okuyorlar. Herkes bir an önce türbeye gitmek için sabırsızlanıyor. Gösteri bitince hızlı adımlarla yola çıkıyoruz. İki tarafı yeşillendirilmiş yolu bir hamlede aşıyoruz. Taç kapıdan girince ilk dikkatimizi çeken ortada devasa bir kazan oluyor. Hepimiz biraz da şaşkınlıkla etrafımıza ve üstümüzdeki yüksek tavana bakıyoruz. Kulaklarımızda büyük boş mekanın hafif bir uğultusu var. Serin duvar diplerinde açık mavi renkli seramiklere sırtını dayamış hareketsiz ihtiyarlar bize sanki asırlardır orada oturup mescidi bekliyorlarmış hissini veriyor. Etrafımızda pembe ve mavi tüllerden yapılmış milli elbiseleri, üstlerinde cepkenleri, başlarında uzun sivri külahları ile kızlar dolaşıyor. Onlarla kazanın önünde resim çektiriyoruz.
Nihayet
giriş kapısı karşısındaki oymalı süslü ahşap kapı açılıyor ve kabir odasına
doluşuyoruz. Kapıdaki görevliler önce yerli halktan olanları içeri almıyorlar.
Büyük bir ihtimalle onlar daha evvelde hiç içeri girememişler. Ortada yerden
birbuçuk adam boyu yukarda yeşil somaki taştan bir lahit üstünde sanduka
duruyor. Sandukanın üstüne yeşil bir örtü serilmiş. Etrafını dolaşıyoruz.
Herkesin heyecanı yatıştıktan sonra kafilemizin hocası ile birlikte dualar
okunuyor. İçeride daha fazla kalmamıza müsaade etmiyorlar, dışarı çıkıyoruz.
Kapılar kapanıyor, Hoca Ahmed Yeseviyi gene yüzyıllar süren sessiz, sakin, gözlerden
ırak bozkırın ortasında istirahatine devam edeceği yerde bırakıyoruz. Kimbilir
bizden sonra ne zaman Anadolu’dan böyle birileri gelip kabri ziyaret edecek?
Eğer şimdiye kadar bin kişi ziyaret etmişse hepimiz eminiz ki hiç birimiz
binbirinci değil. Şimdiye kadar yasaklanmış gözlerden uzak tutulmaya çalışılmış
Türk dünyasının bu büyük şahsiyeti sanki bizimle gün ışığına çıkıyor. Türkiye'ye
dönünce her birimiz üstümüze düşen görevi; yazarak, anlatarak etrafımıza
öğreterek yapacağız.
Türbenin mescit, aksaray, mutfak gibi diğer taraflarını dar koridorları geçerek geziyoruz. Etrafta dikkati çeken süslü oymalı ahşap kapılar ve oraya buraya konmuş çok kıvrımlı koç boynuzları var. Hemen hemen ortada başka eşya yok gibi.
Yapının güney tarafında hafif meyilli bir yoldan 100-150 metre gidince etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir avluda önü revaklı kerpiç bir eve giriyoruz. Zemini toprak bir odanın giriş kapısının sağ ileri köşesinde kare şeklinde bir çukur kazılmış, içine girip oturulabilecek gibi bir çıkıntısı da var. Burası Ahmed Yesevi'nin 63 yaşından sonra ölümüne kadar dört senesini inzivada geçirdiği yer. Saygı ile bakıyoruz.
Kompleksin restorasyonu sürüyor, etrafına çok sonra yapılmış sur şeklindeki duvar onarılıyor. Çıkışta hediyelik eşya satan resmi bir mağaza var, fakat Rusça bir kitaptan başka alınacak bir şey bulamıyoruz ama yan taraftaki özel atölyelerde imal edilmiş hatıra eşyalar ise hem sanat yönü olmayan kaba eşyalar hem de oranın rayicine göre pahalı. Ben iki küçük çini parçası aldım. Yalnız Otrar müzesinde gördüğümüz balbalların aynısı pişmiş topraktan küçük heykelcikler güzel yapılmış, özel teşebbüs burada erken işe başlamış.
Grupta epey yorulan olduğu için iki otobüsün biri ile onlar Çimkent’e otele döndüler, biz diğer otobüs ile 30 km. ötede Kentau kasabasına gittik. Darhan diye bir yerde akşam yemeğimizi yedik sonra şehre dağıldık etrafı dolaştık. Ortada dolaşan bir takım gençlerle tanıştık konuştuk. Azeri misin diye sorunca kızıyorlar hayır ben Türküm diyorlar. 70 yaşında Nikola isminde biriyle tanıştık adam Trabzon Rumlarından imiş ama orada doğmuş her halde dedesi zamanında oraya yerleşmişler. Gayet güzel Türkçe konuşuyor. Evde Rumcadan çok Türkçe konuşurlarmış Bize bir İstanbul türküsü söyledi sonra vatan hasretini anlattı gözlerimiz yaşardı. Kendisine bir paket Samsun sigarası hediye ettik çok sevindi. Bir komşusu geldi ismi Kosta ama Türkçe bilmiyor Rumca konuşuyorlar. Halil Açıkgöz adamların konuşmalarını videoya çekti.
Akşam güneş batarken ana yoldan dönüyoruz, otobüste sadece motorun homurtusu var.
Bozuk yolda son sürat gidiyoruz. Etraf göz alabildiğine bozkır, güneş ufka yaklaşmış, akşam oluyor gök
mavisi kırmızıya dönüyor. Yolda sürülerini ağıla süren başı börklü atlı
çobanlara rastlıyoruz. Hepimizde son günün hüznü var. Gece 11.30 da
otele varabildik.
6 Haziran Perşembe
Ertesi sabah saat 4.30 da hareket edeceğimizi söylediler.
12 de yattık sabah dörtte uyandık. Bakü’ye sabah 8.30 da geldik. Bizi yabancı
konukları ağırladıkları deniz kenarında bir siteye götürdüler kahvaltı
verdiler. Doktor Tevfik bey geldi vedalaştık. Meşhur Konyaklarından almak istedik 20 rublelik şişeleri 40 rubleye
getirdiler.
Akşam üzeri İstanbul’a vardık, Pamukkale otobüsleriyle
saat altıda İzmir’e yola çıktık, sabah dörtte İzmir'deydik. Ben uyku mahmurluğu
ile katlayıp bavula koymak istemediğim bir tomar afiş ve haritayı otobüste
unutmuşum otobüs Fethiye’ye gittiğinden peşini kovalayamadık. 7 Haziran 1991.
12 haziran 1991 saat
23.55‘te yazım bitti. Bilgisayar’a yazıp düzeltmeler yaptığım tarih 9
Eylül 2022 Mordoğan.
Fotoğrafları seçip yerleştirmem bir hafta sürdü. 18 Haziran 2022 İzmir Mavişehir'de bitirdim. Uzun sürmesinin bir sebebi de Google haritalardan gittiğim yerleri bulmak bu günkü durumlarını görmekti. Keşke yapmasaydım o günlerde yazmış olduğum menfi cümlelerimi görünce çok üzüldüm. Nasıl ki o günlerde oranın yaşantısı bize göre elli yıl geri gözüküyorsa bu gün memleketimizi oralardan elli yıl geri gördüm. Çok mu abartılı oldu o zaman girip Google'a bakın Kazan sokaklarına eski binaların hepsi korunmuş tertemiz tamir edilmiş duruyorlar merkezde iki ve üç katlı binalardan(bize göre saray) başka çok katlı bina yok. Onlar otuz yıllarını eğitimle geçirdiler bizim verdiğimiz eğitim ile camilerimizin sayısı arttı dini eğitim arttı çocuklarımız istismar edilse bile vazgeçmedik. Kapımın önüne çıkıyorum bakıyorum muhit olarak hem yazlıkta hem Mavişehir'de kalbur üstü diye tanımlayacağım insanlar olsa da çöpten geçilmiyor.
Yukarda Kazakistan'da bahsettiğim Ahıskalılar ile ilgili bir yazıyı gazeteden kesip saklamışım, onu buraya almak istedim meraklısı için enteresan .
Deniz Zeyrek
Hayriya ninenin tahta bavulu...
Memleketin Çivisi
(16 Kasım 2019, Sözcü)
Yıl 1944, 14 Kasım. Sovyetler Birliği (SSCB), Gürcü Sovyetinin Ahıska bölgesinde Adıgön kazasının Marel köyündeyiz.
Son üç günü diken üstünde, güvercin ürkekliğinde geçirmişlerdi. Zemheri kapıya dayanmış, kapı arasından gelen soğuk rüzgarın uğultusu rahatsız ediciydi. Tehlike kapıdaydı artık. Önce dizel motorları büyük bir gürültüyle çalışan kamyonların sesini duydular. Ardından "yürü, yürü" diye bağıran Kızıl Ordu askerlerini ve çocukların çığlıklarını...
Her yeni ses onlara biraz daha yaklaşıyordu. Başlarına geleceklerle, nereye gidecekleriyle ilgili hiçbir fikirleri yoktu. Sadece Nazi Ordusu'ndan korumak için birkaç aylığına başka bölgelere gönderilecekleri ve köyün boşaltılacağı söylenmişti.
Ağır eşyalar almamaları tembihlenmişti. Evin hanımı Hayriya Bayramova, oğlu Reseddin'e sımsıkı sarılmıştı. Eşyalar umurunda değildi. Ancak geride bırakacağı o ev ile bağı kopmasın istiyordu.
Evin orta direğinde gaz lambasını astıkları çiviyi çıkardı. Sonra üç çivi daha...
Cebinden çıkardığı mendile sardı özenle beline doladığı kuşağa sıkıştırdı. Kırmızı cüzdanına koyacak parası yoktu. Eğilip çocukların ”el taşı" oynadığı küçük yuvarlak bir taşı yerden aldı ve cüzdana koydu. Cüzdanı da kuşağında çivilerin yanına...Küçük tahta bavuluna parfüm şişesini. ata yadigarı köstekli saati. iki çay kaşığını, kıtlama şeker kırdıkları şeker kerpetenini, evlendiğinde beline takılan gümüş kemerlerinin kalan parçalarını, mavi nazar boncuğunu, örgü şişlerini ve pudra kutusunu yerleştirdi.
Baba Resul Alioğlu tedirgin bir şekilde iki de bir “oğlana sıkı sarıl, peşimi bırakma” diyordu.
Sonunda o lanet ses duyuldu, dipçikler tokmak gibi kapıyı dövüyordu. Kapıyı açmalarıyla aynı dipçiklerin önünde sürüklenmeye başlamaları bir oldu.
Kamyonlara doldurulup en yakın tren istasyonuna götürüldüler. Herkes birbirini tanıyor, ama Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ahıska'dan, Ahılkelek'ten, Bogdanov'dan, Aspinza'dan Borçalı'dan binlerce insan toplanmış, zorla yük trenlerine bindiriliyordu. kendilerini tıka basa doldurulmuş onlarca insanın arasında, kesif bir kokuyla dolu karanlık bir vagonda buldular. Sürgülü tahta kapı kapandığında içerisi daha da karardı. O düdük sesi duyulup demir tekerlekler rayları dövmeye başladığında, bilinmez yolculukları da başlamıştı.
O vagonlarda 46 bini çocuk, 19 bini ihtiyar,27 bini kadın olmak üzere 93 bin insan vardı. 40 günlük yolculukta 12 bin 859 kişi, açlıktan, soğuktan ve hastalıktan öldü. yolcular, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan'da öylece bırakıldılar ve SSCB dağılana dek söylenen o birkaç ay da göçler de hiç bitmedi.
Son nefesini verdiği Ukrayna'da yaşayan torunu Marat Reseddinoğlu, o acı geceden tam 75 yıl sonra Hayriya Nine'nin bavulunu Dünya Ahıska Türkleri Birliği (DATUB) Genel Başkanı Ziyaetdin Kassanov'a teslim etti. Böylece kendisi göremese de emanetleri DATUB'un Tiflis'te ve Ahıska'da organize ettiği 75. Yıl Anma Törenleri vesilesiyle Ahıska'ya ulaştı. Türkiye'ye dönerken uzun uzun "Hayriya Nine neden çivileri tercih etmiş" diye düşündüm. Sonunda şu karara vardım: "Memleketin çivisi çıkmış" denir ya hep. İşte Hayriya Nine'nin taşıdığı o çiviler de Ahıska'nın çivisiydi. O çiviler çıktığında o yurt da dağılmıştı.
Hikâyenin görünmez Kahramanları
Aktardığım hikâyenin iki kahramanı daha var. Biri, yazıda söz ettiğim Ziyaetdin Kassanov, Kazakistan Milletler Meclisi’nde milletvekili ve iş adamı.
Sovyetler dağıldığından bu yana tanırım. Dünyaya dağılmış Ahıskalıları bir araya getirmek için varını yoğunu ortaya koymuş. Dünyada yaşayan onbinlerce Ahıskalı aileye ulaşmayı, onları DATUB çatısı altında toplamayı başarmış. Törenler için 10 ayrı ülkeden Ahıska’ya gelen yüzlerce Ahıskalının konuşmalarından anladım ki nerede bir Ahıskalı sorun yaşasa Kassanov oraya yetişmiş. 75 yıldır ata yurtlarından uzak insanların doğal lideri olmuş.
İkinci kahraman ise yıllar sonra anma törenlerinin görkemli bir şekilde Gürcistan'da ve Ahıska'da yapılmasını, haliyle Hayriya Nine'nin emanetinin adresine ulaşmasını sağlayan Türkiye'nin Tiflis Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan. Moskova'da ve Ankara'da çalıştığı yıllarda da tanık olduğum "tuttuğunu koparan diplomat" yanıyla zoru başarmış. Gürcistan yönetimiyle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde SSCB mirası o acının mağdurunun Ahıskalılar kadar Gürcistan'ın da olduğuna ikna etmeye başlamış. Ahıskalılara kapalı kapıları bir bir açmayı başarmış.
Ahıska'nın çivisi çıktığı yere yeniden çakılır ve Ahıska Ahıskalılara yeniden yurt
olursa bir gün, bilin ki bunda en çok onların emeği var.










.jpg)







.jpg)











.jpg)
.jpg)


.jpg)
.jpg)
.jpg)




.jpg)





.jpg)
.jpg)









































Çok ilginç yazı, eline sağlık.
YanıtlaSil