Türk Kültür Tarihi Vakfı İle Orta Asya Gezisi 1991

 

Bayramınız Mübarek (olsun)





Türk Kültür Tarihi Vakfı İle Orta Asya Gezisi 1991

 

            Gezimizin amacı Türk Kültür Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından 25 mayıs 1991 ile 6 haziran 1991 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi düşünülen 13 günlük Bakü, Kazan, Alma-Ata, Çimkent ve Türkistan şehirlerini kapsayan kültür alışverişi ağırlıklı bir gezi. Başkanımız Prof. Dr. Turhan Yazgan. Gezimizde değerli üniversite öğretim görevlileri, emekliler, bürokratlar, iş adamları ve Kıbrıs ile iki de Moldavya’dan gelmiş Türkler var. Ege Üniversitesinden Fikret Türkmen ve Yılmaz isminde bir deri tüccarı ile tanıştık. Gelenler arasında Şaban Karataş da var. Bakü ve Kazan şehirlerindeki toplantılarda muhtelif kültürel çalışmalar arasında İstanbul’dan getirilen kitaplar ile birer kütüphane kuruldu ve Türk Dünyası yayınlarının devamlı birer satış reyonu açıldı. Gezi için 820 dolar ve 250 TL  ödedik.


25 Mayıs Cumartesi

            24 Mayıs 1991 Cuma  saat 24 te Pamukkale otobüsleriyle Hüseyin Türkmenoğlu ve Dr. Ali Haydar Bayat ile İstanbul’a gitmek üzere yola çıktık. Saat 9.00’da Topkapı’ya geldik 10 da Atatürk Havaalanındaydık. Yanımda 985 DM ve 7 dolar var. Uçak saat 14.30 da kalkacak dediler, yaklaşık iki saat rötar yaptı 16.15’te havalandık,  Uçak üç motorlu hepsi kıçta Boeing 727 taklidi Tupelev-154. Uçağın içi prina yağı kokuyor. Herhalde motorları yağlayacak motor yağı bulamamışlar zeytin yağı ile yağlamışlar. Çünkü ilk kalkışta çok tiz bir ses vardı.

            İzmir İstanbul otobüsüne 50 bin, Topkapı'dan Havaalanı taksi 30 bin lira tuttu 10’ar bin paylaştık.

            Uçakta öğlen için hemen yiyecek bir şeyler verirler umuyordum. Sadece bir meyve suyu getirdiler, yeşil renkte azıcık gazozlu. Tadında eskilerden hatırladığım bir aroma var çıkartamadım. Bir zaman sonra nihayet yemek getirdiler.

            Saat 17.50’de deniz bitti karaya girdik, deniz kenarında büyükçe bir yerleşim yeri gözüküyor. Sol tarafta kıyıdan biraz içerlerde dağlar yükseliyor ve tepeleri karlı  ta ufka kadar, görünüş çok güzel. Bir vadi üzerinden ilerliyoruz, aşağıdaki arazide dağınık yerleşim yerleri ve çok yeşillikli orman. Ara ara açıklıklarda tarım arazileri görülüyor. Saat 18 de büyük bir yerleşim yerinin üstünden geçtik etrafı tamamen tarım arazisi.

            18.35 te Hazar denizi gözüktü ve 5 dk sonra yere indik. Etraf petrol kuyuları ile dolu ve aralarında gölcükler oluşmuş hepsi siyah renkli. 19 da terminale girdik ancak 45 dakika sonra dışarı çıkabildik. Saatlerimizi bir saat ileri aldık. Saat 21 de otobüsle şehre hareket ettik. Yol yaklaşık yarım saat sürdü. Etraf yeşillik sağlı sollu taştan yüksek binalar var. Otelde Hüseyin abi ile ayni odada kalacağız. Bavulları odaya yerleştirdik hemen yemeğe indik. Yemekte ordövr tabağında söğüş et ve füme balık, sıcak yemekte büyük bir balık parçası vardı. Şarap içtim başım ağrıdı. Yemek sonrası Azatlık meydanında gezdik, gece 00.50 de yattım.

Yakamıza iliştirilen rozet

26 Mayıs Pazar

            Sabah 6.45 te kalktık 9’a doğru kahvaltımızı ettik. Otelimiz Azatlık meydanının yanında. Meydanın önü Hazar Denizi arkasında parlamento binası var arkamızı denize verip parlamento binasına bakarsak solunda bizim kaldığımız Azerbaycan Oteli, sağında bizim otelin aynisi başka bir otel var orada Amerikalılar kalırmış. Otelin penceresinden Hazar kıyısının fotoğraflarını çektim. Saat 10’da meydanda buluştuk topluca şehrin batı tarafındaki tepesinde Şehitler Hıyabanına gittik. Tekbirlerle içeri girildi dualar edildi Osmanlının ruhu şad edildi. Rusların Bakü fatihi Kirov’un kırılan kaidesi parçalanan heykelinin yanından Bakü'yü seyrettik. Heykellerinin parçalarından birer taş parçası hatıra olarak aldık. Oradan devlet büyüklerinin mezarlığına gittik. Çok güzel mezar taşları var, hepsi birer sanat eseri. Mezarlık gezisi sonrası Magazin dedikleri büyük mağazalara gittik. Hepsinin durumu acınacak gibi. Mağazalarda birkaç parça eşyadan başka bir şey yok olanlar da bizim kırk sene evvelki mallarımız gibi. Gıda mağazaları kokuyor.

Azerbaycan Oteli

Şehidler Hıyabanı


Şehitlik Hıyabanı

           Kirov'un anıtının kaidesi Ali Haydar Bayat ile (ortada)

            Döndük yemeğimizi yedik. Yemek sonrası saat 2’ye doğru Hüseyin abi ile birlikte çarşıya çıktık. Etrafta satılan en çok elbise ve ayakkabı. Pazar günü olduğundan bir çok yerde bit pazarı gibi bunları satıyorlar. Saat 15’te otobüs ile Kızlar Kalesi’ne gittik, burası eski şehrin kenarında. Yan tarafta bir kitapçı keşfettik. Bir sürü halı kitabı haritalar ve şehir planları aldık. Bir müze para kataloğu rozet ve kartpostal vs. ben toplam 18.90 manat verdim ki bir doları 30 Manat’a bozdurmuştum. Oradan Halı Müzesi’ne gittik. Saat 17 de Şirvan Şahlar Sarayı’na gittik. 6.50 Manata korta, müzenin para kataloğunu ve rozet aldım. Saat 18 de otele döndük. Yanımızda getirdiğimiz viskiyi açtık balkonda Hazar denizine karşı demlenirken yan taraftaki gençlerden Ali isminde Gürcistanlı birinin laf atmasıyla yaptığımız ahbaplık sonrası ikra sattıklarını söylemeleri üzerine 12 dolara beş Havyar konservesi aldık. Dolar kuru 4120 lira olduğundan 49,440 lira vermiş olduk.

 Kızlar Kalesi burcu

Öğrendiğimiz bazı kelimeler:

Bağlıdır= Kapalıdır, yahşi= güzel, Yay=Yaz, Kulak=Rüzgâr, Kırkma=Traş olmak, Maşin=Otomobil, İkra=Balık Yumurtası(Havyar), Pensiyon=Emekli, Hiç ne yok=Hiçbir şey yok, Kabak=evvel ön taraf,  Düş=Atla (minibüsten), Katar=tren, estat=sekiz (Sekiz kelimesini telaffuz etmiyorlar), Neçeyedir?=Kaçadır, Neçe Manat?=Kaç Manat?,  Okşamaz=benzemez, Kızıl=altın

Akşam yemekte elimize birer program listesi verdiler:

27 Mayıs pazartesi,

10.00—13.00     Romano kalesi

13.00---15.00     Öğle yemeği

15.00---18.00     Nizami Gencevi adına bağlı edebiyat ve Ramiz Mustafaev adına    

                           bağlı sanat müzeleri

18.15                  Opera’ya gidiş.  “Köroğlu”

 

28 Mayıs salı,

10.00---13.00    Yeşil Eczane, Taza Pir Camisi, Şark Pazarı, Azerbaycan Tarih

                          Müzesi

15.00---18.00    Azerbaycan Yüce Bestecisi Üzeyirbey Hacıbeyov’un ev müzesini

                          Ziyaret

19.00---22.00    Güilistan sadlıg sarayında akşam yemeği

 

29 Mayıs çarşamba,

10.00---14.00    Tarihi pek çok eskilere kaynaşlaşan Taş devri anıtı olan “Gobustan”’a 

                          Tur.

15.00---19.00    Serbest zaman

 

30 Mayıs,

07.30                Kahvaltı

08.30                Otelden ayrılış

 

            Akşam yemeğinden sonra Ali Haydar beyin evvelce tanıdığı iki profesör ile tanıştık. Biri Dr. Tevfik bey. Bizi Şeki’ye davet ettiler. Otel önünde çay içtik sonra onlardan başkaları da katıldı hep beraber maşin ile tepeye Gülistan Gazinosuna gittik, bize kahve ve dondurma ısmarladılar.

Bir profesör maaşı 500 Manat imiş yeni 750 Manat'a çıkarmışlar. Yan gelirleri fazla bizdeki gibi herhalde bıçak parası alıyorlar.


27 Mayıs Pazartesi

            Sabah kahvaltısından sonra şehrin doğusunda Ateşgâh’a gittik. Kale içinde ortasında ateş yakılan dört ayaklı bir üstü kapalı bir yer. Etrafta odalarda eski zamanları hatırlatacak tek ayak üzerinde duran insan figürlü gibi bir takım sahneler canlandırılmış. Anlatılanlara göre burada yaşayanlar hiç dışarı çıkmaz devamlı inzivada yaşar yiyecekleri bittiğinde kale duvarından bir sopa gösterirler dışardakiler yiyeceklerinin bittiğini anlayıp içeriye yiyecek atarlarmış.

Ateşğah

            Ateşgâh ziyareti  sonrası Ali Haydar beyin tanıdığı profesörler arabayla gelip bizi aldılar. Bundan sonra artık biz programa uymadık gruptan ayrıldık. Kimya fakültesi dekanının Novhane’de, Bakü’nün tam kuzeyinde Aşperon Yarımadası’nın kuzeyinde Hazar Denizi kıyısında bulunan yazlığına gittik. Onlar bahçe içinde yazlığa bağ evleri diyorlar. Bize başka üniversite görevlileri de katıldı yaklaşık 10 kişilik bir grup oldu. Saat beşe kadar kimya profesörü ve eşinin mangalda yaptığı lezzetli etleri yedik. Yemek ile birlikte sert içkiler getirdiler votka ve konyak, ben hafif olsun diye şarap istedim yokmuş yerine şampanya getirdiler, Hüseyin abi ve Ali Haydar bey ayıp olmasın diye önlerine konan votkadan biraz içtiler. Azeriler litrelik iki şişe votka bitirdiler bir tane daha açtılar ama bitiremediler. Adamlar alışmışlar sert içkiye su gibi içiyorlar. Saat altıya doğru otele döndük çantalarımızı hazırladık kravatlarımızı taktık Ahundov Operasındaki Köroğlu temsilini seyretmeye gittik. Saat yedide opera başladı 4. perdenin en heyecanlı yerinde kalktık saat ona geliyordu. Tren istasyonuna acele gittik. Saat 22.15 te Yataklı Tren ile Şeki’ye hareket ettik.



                           
Ahundov Opera ve Balet Teatrı; Leyla Ve Mecnun

Bağ evinde

Sumgait bağ evinde

            Tren kompartımanı iki kişilik Hüseyin abi ile kalacağız, yataklar ranza ben yukarda yatacağım. Yanda dört kişilik kompartımana geçtik altı kişiyiz karşılıklı dizlerimizin üstüne birer dolap kapağı koyduk üstüne bir ton yiyecek koydular. Koca bir söğüş et vardı kesip kesip yedik. Azeriler sert içki olarak bu sefer konyak çıkardılar. Kompartıman zaten hamam gibi biz hiç içemedik yemeği de az yedik artan yemeği işletmenin görevlisi kadını çağırıp ortalığı toplattırdılar yemekleri de verdiler kadın sevinerek aldı gitti. Kadına davranışları ise kaba idi zannedersem Rus olduğu için aşağılıyorlar. Dediklerine göre Prestroyka’dan sonra bir çok Rus Azerbaycan'dan ayrılmış çok azı kalmış. Yemek sonrası hoş sohbet bitti uykumuz geldi kompartımana döndük. Tren son sürat giderken epey bir sallanıyor sanki raydan fırlayacakmış gibi. Ben üst katta yatarken uyuduğumda sallantıdan düşmeyeyim diye kolumu yatağın kenar korkuluğuna geçirdim.

28 Mayıs Salı

            Sabah güneş doğarken 5.30 da kalktım. Dümdüz bir ovada gidiyorduk. Ufukta tepeler gözüküyordu. Altıyı on geçe tepelere vardık. Aralarından dağlık bir araziye geçtik Saat 7.15 te Şeki’ye vardık. Şeki tren istasyonu şehre 12 km uzakta. Dağ yamacında kurulmuş Şeki çok yeşillik onlar meşelik diyorlar. Etrafta gövdesi iki metre çapında ulu çınar ağaçları, kavak ve akasya ağaçları var. Otele çantalarımızı bıraktık kahvaltıya indik. Kahvaltıda çok güzel yağ, kaymak ve bal vardı.  Kahvaltı sonrası çarşıyı dolaştık. Ben bir pasaport kabı (1,5 manat), resimli takvim (2 manat), iğneye geçirilmiş nazar boncuğu (1 manat) ve köhne (eski) para (1 manat) aldım. Pasaport kabı Sovyet zamanında kendi ülkelerinde dolaşmak için almak zorunda oldukları evrak için olsa gerek.


                                                                     Şeki

      Saat 10.30 da arabalarla tepedeki şehitliğe çıktık. İkinci dünya harbinde 10 500 Şekili ölmüş anısına yapılan anıtta Doğu Berlin Treptow'daki anıtın resmi var.

Şeki Sehitlik

    Tekrar şehre indik  otel olarak restore ettikleri Kervansarayı gezdik.  Kale içine girdik Etnografya Müzesi’ni gezdik bize birer Şeki fotoğrafları albümü hediye ettiler. Kalenin üst tarafından çıktık ulu ağaçlar arasından geçtik yüksekçe bir yerde pınar başına geldik. Burada 1910 yılından kalma bir çeşme var. Kitabesinde Mustafa Bey Çeşmesi 1910 yazıyor. 18. asırda Şeki Hanının yaptırdığı konağı gezdik İki katlı yapının üst kat salonunda çepeçevre Hanın yapmış olduğu savaşlar resmedilmiş. Yapının iç dekorasyonunda küçük ayna parçaları kullanılmış. Müzenin müdürü tarafından Şeki gülmece edebiyatı ile ilgili birer küçük kitapçık hediye edildi.

Han Yazlık Sarayı

      Öğle yemeğimizi bahçelik bir yerde ağaçların altında yedik. kar gibi yağan kavak ağaçlarının polenleri yemekte epey sıkıntı yarattı. Yemekte Piti yedik. 20 santim boyunda toprak kova içinde gelen yemeğin önce yağlı suyunu ekmek doğradığımız tabağımızın içine boşalttık çorba gibi içtik. Sonra geri kalan et ve nohutu tabağa döktük iyice ezdik ve karıştırarak yedik.


                 Şeki evleri

Otele döndükten sonra ben biraz dolaşacağım deyip ayrıldım. Otelden hafif meyil yukarı çarşıya doğru yürüdüm. Yolda Ozan Kahvesi, Uşak Mektebi ve Cuma Camisini gördüm. Bir gazeteciden  pil sorarken sahibi iki zarf hediye etti sonra karşısındaki meyhanede zorla bira ısmarladılar.

                Çarşı'da pazaryeri

Şeki Ozan Çeşmesi ve Uşak  Mektebi (İlk Okul)

Şeki Kervansarayı


                      
Merkez Camisi ve Cuma Camisi

           Bizi Bakü’de otele bırakmak için 16.20 de aralarından birisi arabasına bindirdi yola çıktık. Devamlı dağlar arasından gittik. Yollar çok kötü çok sallandık. Şoförümüz deli gibi sürüyor. Hüseyin abi önde ben Ali Haydar hoca ile arkada araba zıpladıkça başlarımız tavana çarpıp duruyor. Yolumuz 330 km. Bir saat sonra benzin almak için durduk. Depoyu ağzına kadar doldurdular bir miktarını da yere döktüler neyse ki yer toprak benzini emiyor ama yerler dökülen yakıttan çamur olmuş. İki saat daha gittikten sonra Şemahi yakınlarında çay molası verdik. Vadiden çay molası verdiğimiz yere tırmanırken toprak yol çok bozuktu. Şemahi'nin kenarından geçtik yol kavşağında tabelada Bakü 122 km yazıyordu. Yığma bir su bendine yakın yerde bir Osmanlı Paşasının Mezarını uzaktan gösterdiler Düze indik etraf çoraklaştı. Sumgait petrol rafineleri ile dolu hava devamlı petrol kokuyor etrafta tek bir ağaç kalmadı. Saat 20.30 da otele vardık. Karnımız acıkmıştı lobide iki kahve içtik bisküvi yedik.

                 Şemahi'ye yakın bir yerde

            Öğrendiğimiz yeni kelimeler:

Balaca=Küçük, Kabak=Ön, Beliğ=Evet, Uşak=Çocuk, Kaşenk=İyi, Durun=Kalkın, Halça=Adi halı, Halı=Kaliteli halı, Gebe=Büyük halı, Yoklayıcı=Müfettiş

            Ali Haydar Hoca ortadan kayboldu Hüseyin abi yorgun olduğu için odaya çıktı ben de 21.30 da otelden çıkıp Bakü’yü gece gezdim. Otel civarı merkez olduğu için sokaklar düzgün binalar dört beş katlı eski görkemli hepsinde oturuluyor iş yeri değil. Sokaklar tenha tek tük yaya gördüm şehir genellikle virane binalar bakımsız kapatılan balkonlarda envai çeşit eşya, herhalde depo olarak kullanılıyor. Sokaklar temiz ama bina içleri mezbelelik, kokuyor. Kolluk kuvvetlerinin araçları devamlı dolaşıyor olaylara anında müdahale ettiğine şahit oldum.

29 Mayıs Çarşamba

            Sabah gene gruptan ayrıldık Gobustan’a gitmedik. Kitapçıları ve mağazaları dolaştık. Kitapçılarda raflar ağzına kadar dolu hem Azerice hem Rusça. Fiyatları bize göre çok ucuz. Mağazalarda ise çok döküntü eşya var. Raflar genelde boş bir çok yerde bütün mağaza boş ama çalışanlar saat altıya kadar mağazayı beklemek zorunda. En mutena semti ve Raşid Caddesinde en iyi köşede ya terzihane, ya remond dedikleri tamirci var veya berber. Meyve suyu satan yerler de revaçta, şıra gibi kavanozda meyve suyunu tortusuyla satıyorlar. Bakü şehrinde binaların hepsi devrimden önce yapılmış. Ön yüzleri çok süslü, sütunlu başlıklı çiçek ve yüz figürleri ile eski taş oymacılığını anımsatan motifler var. Binaların çok büyük kemerli arka bahçelerine açılan demir parmaklıklı kapıları var. Bu geçitten (kapı) içeri bakınca mezbelelik görülüyor. Genellikle çöpler bir kenara yığılmış. Çamaşırlar asılı balkonlar tahta ile kaplanmış ve her türlü hurda atılmamış saklanmış. Kimi yerler yıkık demirler pastan erimiş. En kötü tarafı içerden gelen pis koku dayanılacak gibi değil. Yerler balgam dolu. Yerler pislik içinde her taraf yağdan simsiyah. Tren istasyonu meydanının yan tarafında bira içilen bir yere dinlenmek bahanesiyle girdik. Biraya Pivet diyorlar. Azeriler arpa suyu da diyorlar. İçilecek gibi değil ekşi bir tadı var iki yudum aldık bıraktık. Bu meydanda Samed Vurgun Vekilof’un heykeli var. 1905 ile 1956 yılları arasında yaşamış bu şairin kaidesinin üzerinde çok güzel bir şiiri var:

            El bilir ki, sen benimsin

            Yurdum, yuvam, meskenimsin

            Demek doğma vatanımsın

            Ayrılar mı gönül candan

            Azerbaycan, Azerbaycan

 Samed Vurgun Vekilof

            Öğle yemeğinden sonra şehrin batı tarafına gittik. Yolda bir inşaat mühendisi ile tanıştık. Kale kapısına kadar gittik. Oradan ana caddeden yukarı yürüdük Nizami meydanına geldik. Nizami Meydanından iki minareli yeşil kubbeli camiye geldik. İçerde çember sakallı bekçisi mi nedir onunla konuştuk. 1965 yılında Bağdat’ta imiş.  Kasım’ın Kerkük'te Türkleri kestiğini ve  Özal’ın atasının Kürt anasının Ermeni olduğunu söyledi. Camiden aşağı Kale kapısının yanına indik. Bir bahçede oturduk kahve ve meyve suyu içtik kale kapısında resim çektirdik. Sonra otele döndük. Balkonda Hazar denizine karşı viskilerimizi yudumladık. Akşam yemeğini otelin Grill--Bar denen yerinde balık yedik şampanya içtik, ben kafayı buldum.

Nizami adına Edebiyat Müzesi

Gar Binasıİç Kale Kapısı


                                                                                                                                                                                                  
          

30 Mayıs Perşembe

            Sabah erkenden kalktık kahvaltıdan sonra sekize doğru havaalanına hareket ettik. Uçağımız saat 10.15 te hareket etti. İki buçuk saat sonra Kazan Havaalanına indik. Doğruca Tataristan Oteline yerleştik. Lobide kayıt sonrası birer tuvalet kağıdı verdiler. Gazete kağıdından hallice. Öğle yemeğimizi yedikten sonra Hüseyin abi ile otelin önündeki geniş caddeye çıkıp yürüyüş yaptık. 15.30’da (saatlerimizi bir saat geri aldık) Tatar Tiyatrosunda konuşmalar yapıldı. Biz saat 17 de oradan ayrıldık. Otele döndük. Biraz yağmur çiseliyordu. Yollarda in cin top oynuyordu. Burası da Bakü gibi dökülüyor. Mağazalar kokuyor, genellikle yiyecek maddesi satan mağazalarda ya balık kokuyor yada ekşimiş lahana. Magazin dedikleri bu yerler pis fakat yere tüküren az balgam değil tükürük atıyorlar. Fakat genel hava çok kötü binalar dökülüyor.. Devrimden önce yapılmış binalarda tamirat diye sadece boya üstüne boya vurmuşlar. Tüm sıvalar dökülmüş bazı binalar boş, metruk camları kırılmış, kapısı kırılmış. Binalar süslü ve tuğladan yapılmış ama Bakü deki ihtişam yok. Millet eğlenmeyi bilmiyor. Bir kahve içecek yer bulamadık gece saat onda bar gibi bir iki yer de kapanıyor. Sadece Şarap satan bir yer gördük. Biz sokaklarda dolaşırken akşam yemekten sonraki defileyi kaçırdık.

                                                                                        Kazan  Havaalanı

Tatarstan Oteli önünde karşılama

Azerbaycan Oteli ve Tatarstan Oteli Giriş

31 Mayıs Cuma

            Sabah kahvaltıdan sonra İtil nehrinde bir saat tekne turu yaptık.  Gemi gezisi çok enteresan oldu. Millet "Çırpınırdı Karadeniz" gibi şarkıları söylediler, müslüman mahallesinde salyangoz sattılar. Turun bitiminde bazılarımız Cuma namazına gittiler. Biz de otelin arka doğu tarafına gittik otel odamızın penceresinden kubbeleri görülen eski metruk bir kilisenin fotoğraflarını çektik.



                             Epiphani Katedrali                                         Abdulla  Tokay anıtı

                     
                                       Sovyet zamanında subay gazinosu sonra                                                                                                       Belediye Binası

            Yemekten sonra çarşıya çıktık, kalpak baktık Kremlin’e giderken yağmur bastırdı geri döndük yaklaşık bir saat yağmur dinsin diye bekledik. Saat altıda programda Kremlin gezisi vardı kafatasçılar gelmedi iptal edildi bir saat boşuna bekledikten sonra yemek yedik.

            Yemek sonrası programda topluca yerel halk ile tanışma  ve eğlence  etkinliğine katılmak için tramvayla iki durak ötede Lenin Müzesi önündeki Sultan Galiyev Meydanına gittik. Meydan epey kalabalıktı, danslar edildi oyunlar oynandı. Tatar talebelerle tanıştık konuştuk. Biz oradan saat 21.15 te ayrıldık yürüyerek otele döndük.

           Sultan Galiyev Meydanı

1 Haziran Cumartesi

            Sabah Hüseyin abi ile alış verişe çıktık Birer kalpak aldık (935 ruble yaklaşık 31 dolar). Bir kronometre buldum 36 ruble, İki kallavi tabaklı çay kupası (2X23=46 ruble) aldım. Kupaların üstündeki motiflerin Kazan ile hiç alakası yokmuş. Sonradan öğrendim ki bunlar Kiev’de Dinyeper nehri yanındaki Kiev’i kuran dört kardeşin heykellerinin resmi imiş.

            Öğle yemeğinden sonra taksi aradık bulamadık. Otelin önünde arabasının yanında bekleyen biri ile kaş göz işareti ile anlaştık. Bir saat bizi üç cami ile fotoğrafını gece çekemediğimiz Sultan Galiyev Meydanına götürdü. Dönüşte 20 ruble istedi 25 verdik.

 Mercanlı Camisi

            15.30’da otelin önünde buluşulup gezi yapılacaktı gene ortalıkta kimsecikler yok. Kendimiz gitmeye karar verdik. Arka caddeden Kremlin denen yere geldik. Beyaz kule altındaki kapıdan geçerek kale içine girdik. Volga nehrinin kenarına kadar yürüdük. Etrafta kimsecikler yok. Tuğladan dört köşe Süyümbike minaresinin ve Çarın arşiv binası olarak kullanılan kilisesinin etrafında dolaştık. Kilisenin kubbelerinin uçlarında haç ile birlikte ay motifinin iç içe kullanılması dikkatimizi çekti. Biraz yağmur yağdı sığındığımız bir çatı altında beklerken herhalde binanın bekçiliğini yapan yaşlı bir kadın kapıdan çıkıp bizden yardım istedi. Giriş holündeki ampul yanmıyormuş yenisi ile değiştirmemizi işaret diliyle söyledi. Masanın üstüne çıkıp ampulü değiştirdim.  Akşam oluyordu otele döndük. Otelin karşısında bir lokanta görmüştük otelde her gün karavana yemek yerine lokantayı denemek için akşam yemeği için üç kişilik yer ayırttık. Saat yedide Hüseyin abi ve Ali Haydar hocayla gittik. Yedik içtik hesap 100 ruble geldi. Lokantada yan masada oturan gruptan biri bizim Türkçe konuştuğumuzu duyup geldi ahbaplık etti Gürcü imiş gayet güzel Türkçe biliyor. İsmi Mahmud Müslüman, Manul  diyorlarmış yanındaki Hristiyan ve Gürcü ismi David. Yanlarında iki kız vardı biri sarışın diğeri esmer. Ben dedi Mağaza Müdürüyüm David de yardımcım, maaşları çok düşük ama avantadan ayda onbin ile onbeşbin ruble kazanıyoruz dedi. Evinde her türlü konforunun olduğunu müzik dinlemek için pikap, radyo ve televizyon gibi eşyalarının bulunduğundan bahsetti  ve evine davet etti arabasıyla gittik meyve ve içki ikram etti. Teyzesinin Konya'da oturduğunu döndüğümde adresini verdiği yere bir mektup atarak selam göndermemi istedi. Hoş sohbetten sonra beni  otele bıraktı.       

Kremlin girişi


                
Süyümbike Sultan'ın Minaresi önünde






Haçlar ve altında Hilaller

2 Haziran Pazar

         Sabah erkenden kalktık ben akşamdan kalma olduğumdan otobüse zor yetiştim. Uçakla Alma Ata’ya hareket ettik Kazan havaalanından kalktıktan biraz sonra altımızda beliren uçsuz bucaksız yemyeşil Tataristan ovalarını pencereden seyrediyorum. Uçağımızın homurtusu dışında ses duyulmuyor. Grubumuza tahsis edilmiş uçakta yabancı yok, herkes sabah mahmurluğunda yarı uykulu. Program değişikliği son anda yapılmış alaca karanlıkta yola koyulmuşuz. Aslında gök çok erken ağarıyor, fakat güneş ufka neredeyse paralel doğması yüzünden kendini çok geç gösteriyor. Vakit ilerledikçe herkes yavaş yavaş ayılıyor. Artık Orta Asya yolundayız. Altımızdaki manzara zamanla değişiyor. Yeşil rengi yerini kirli sarıya bırakıyor. Bozkırdayız. Balkaş gölünün üzerinden geçiyoruz, ufukta dağlar beliriyor, yaklaştıkça karlı tepeleri seçiliyor. Şimdi altımızda çorak bir bozkır şehri beklerken koyu yeşil bir orman arasında kaybolmuş Alma-Ata var.

            Kalabalık bir topluluk tarafından karşılanıyoruz. Aralarında ellerinde "Anadolu'dan Anayurda Hoşgeldiniz" yazılı levhalarla genç erkekler ve milli giysileriyle ellerindeki tepsilerde toparlak yağda kızartılmış lokmalar olan genç kızlar var. Otelimiz Yedisu beklenenin aksine oldukça temiz ve şirin..

                    Alma Ata, Yedi Su Oteli giriş ve program   ile Çimkent, Çimkent Oteli giriş

            Alma Ata caddeleri çok geniş ve kocaman ağaçlar yolların iki tarafında sıralanmış binalar görülmüyor. Yedi Su oteline yerleştik. Korktuğumuz gibi Kazan gibi değil. Aksine otel ve şehir modern ve temiz. Etrafımız çekik gözlü Kazaklarla dolu. Şehir çok geniş bir araziye yayılmış, caddeler birbirine dik ve sonu gözükmüyor, trafik de her caddede akıyor.

            Akşam yemeğinde otelde Kazak sanatçılar gösteri düzenlediler. Şarkı söyleyip milli danslarını oynadılar. Giysiler ve danslar çok güzeldi.

                  Karşılama


                Otel Önündeki cadde



Akşam Otelde verilen ziyafetten





3 Haziran Pazartesi

            Otel odamız gene orta karar. Herkesin yataklarının üstüne birer şapka ve milli kıyafetli bebek koymuşlar. 


Saat dokuzda Kazakistan devlet müzesine gittik. Aslında müzenin ismi Kazakistan-Rus Ortak Devlet Müzesi. Biz Ali Haydar hoca ve Fikret Türkmen ile gruptan ayrılıp üst katlara çıktık meğer alt katta Altın Adam varmış atladık göremedik. Bizden başka kimsede üst katlara çıkmadı. Kazak yaşayışı ile ilgili bir takım etnoğrafik objeler, büyük antika halılar savaşta yararlılık gösterenlerin dokümanları ve eşyaları çok beğendik müzecilik işte böyle olur dedik.

Milli Müze

Ali Haydar Bayat ile müzede

            Öğle yemeğinden sonra Üniversitede Resmi ağızlardan ülkenin panoraması çizildi. Hasan bey biraz da resmi olmayan ağızdan dinleyelim diye bir halk ozanını kürsüye çıkardı. Adam ezgiler okudu ve Sovyet'e sövüp saydı. Bir ara bir kurt postu getirdiler Turan Yazgan’a hediye ettiler. Yazgan cübbeyi Halil Açıkgöz’e giydirdi. Kendisi de Üniversite rektörüne üstünde Ayyıldız olan bir altın yüzük hediye etti. Son çıkan yazar; “Biz Nazım Hikmet’in ve Sabahattin Ali’nin şiirleri ve hikayeleri ile büyüdük” deyip Türkçe olarak “Sen yanmasan ben yanmasam onlar yanmasa karanlıklar nasıl aydınlanır”  şiirini okudu. Adamın çıkışta elini sıktım tebrik ettim. Bizim kafatasçılar adama deli dediler.

 
Turan Yazgan'a kurt postu hediye ediliyor

            Toplantıdan sonra bir otobüs ile el işi satılan bir dükkana gittik. Ben bir kırmızı masa örtüsü, iki de kapaklı çay kupası aldım Türkiye'ye dönünce Çin işi bu  kupalardan piyasada bol miktarda gördüm. Sonra otele döndük. Bir saate yakın Turan hocayı bekledik tabii biraz homurdandık. Nihayet iki otobüs olarak Altay dağlarında orman içinde muazzam spor tesislerinin bulunduğu Medeo tesislerinin yanına çıktık. Yol yaklaşık kırk dakika sürdü. Yerlere kilim ve keçe serilmiş. Yer sofrasında bol kımız içtik deve hamuru yedik. Oturduğumuz yerden karşıda karlı dağlar arasında beşbin metrelik kayalıklar yükseliyordu. Güneş devrilince hava soğudu. Hava kararırken aşağı indik.

Medeo tesisleri

                       
    Yer sofrasında kımız ve lokma


                     

 

4 Haziran Salı

            Öğlene doğru uçakla bir saat mesafedeki Çimkent’e gittik. Oraların deyişiyle Hazret Sultan'ın türbesine bir adım daha yaklaşmış olduk.  Havaalanında gene kalabalık bir topluluk tarafından törenle karşılandık, milli giysili küçük kızlar karşıladı bir de eşraf. Orta Anadolu insanından farkı olmayan eşraf takımı bizlere sarılıp şapur şupur öptüler. Hepsi Gürcistan Batum taraflarından ikinci dünya harbi esnasında 1944 yılında Stalin tarafından buraya zorla sürülmüş Ahıska Türkleriymiş gayet güzel Türkçe konuşarak anlaşıyoruz.

            Burası da Alma Ata gibi caddeleri geniş, ağaçlıklı ve temiz, doğruca Çimkent Oteline gittik.

Otelde niye verdiklerini hatırlamadığım rozet. Ağaçparkı Dendropark.

           Öğle yemeğinden sonra iki otobüsle yola koyulduk. Sanki Konya ovasında gidiyoruz. Yol boyunca rastladığımız köyler bize hiç yabancı gelmiyor. İki detay ilgimizi çekiyor; biri evlerin bir kısmının cephelerine mavi kırmızı renkli olarak çizdikleri büyük kalın kıvrımlı motifli süsler, ikincisi evden eve havadan dolaşan tabii gaz boru hattı.
            Önce Ahmet Yesevi’nin annesi Karasaç (Karasaş, Kara-aş) ananın türbesini ziyaret ediyoruz. Türbe kare kesitli, tuğla örme kubbesi olan basit bir bina. Kapısında mahalli kıyafetli yaşlı ziyaretçiler var. anlaşılan civar köylüler için devamlı ilgi odağı bir yer. Biraz ötede Ahmet Yesevi’nin babası İbrahim Ata'nın türbesi var. Türbe küçük bir toprak tepenin üstünde, hafif meyille tırmanan yol güzel bakımlı bir bahçenin içinden geçiyor. Bu türbe de tuğladan yapılmış çinko kaplı kubbesi olan mütevazi bir bina.

İbrahim Ata türbesi

Kara Aş Ana Türbesine girerken

Ziyaret sonrası akşama doğru Sayram kasabasına gittik, Çimkent havaalanında bizi karşılayan coşkulu kalabalık tarafından tekrar karşılandık. Kasabanın tiyatrosuna girdik. Herkes bizi merak ediyor. Sahnede Lenin'in büstü var, homurtulardan sonra bir perde ile örtülüyor. Hüseyin Türkmenoğlu abimle grubumuzdan biraz geri kalarak salonun arkalarında halkın arasına oturuyoruz. Saz ve söz sanatkarlarından memleket havaları dinliyoruz, küçük çocuklar müsamere ile birlikte şarkı da söylüyorlar. Aramızda binlerce kilometre mesafe olsa da iletişim sağlanmış; çünkü aynı dili konuşuyoruz. Halbuki Kazaklar  ile anlaşmamız kolay değil.

            Otelde akşam yemeğinde Kafkas giysili bir ihtiyar aşık uzun uzun şiir okudu şarkı söyledi. Müzik çalanlar Türkçe şarkı ve türküler söylediler.

Sayram Kasabası Tiyatro binası

Sayram'da tiyatro, halâ Lenin var.

5 Haziran Çarşamba

Ahmet Yesevi Türbesini ziyaret

            Sabah erkenden kalkıyoruz, hepimiz heyecanlıyız. önümüzde uzun ve yorucu bir yol var. Bugün Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesini ziyaret edeceğiz. Hemen yola koyuluyoruz, ilk molamız Otrar müzesi. Çevreden toplanmış etnoğrafik eşyalar ve kıymetli seramik parçalar var. Bahçede ise Balbal heykelcikler. Sonra Otrar şehrine gidiyoruz. Sonsuz düzlükte bozkırın ortasında bir höyüğün tepesine tırmandığımızda korkunç gerçek ortaya çıkıyor. Ortası ay krateri gibi oyulmuş dipte esas ovanın aynı seviyede bir şehir kalıntısı görüyoruz. Müzede anlatılan vahşet gözlerimizde canlanıyor. Yıkılan şehrin ve öldürülen insanların üstüne yığılan toprağın üstünde tepişen Moğol atlılarının uğultusu kulaklarımızda çınlıyor.

Otrar Müzesi

                Müze önünde Balbal'lar

Moğol istilasını gösteren üç boyutlu maket

Müzeden bir halı,

Otrar harabeleri

            Tekrar yoldayız; Ahmed Yesevi’nin hocası sayılan kimi menkıbelere göre de daha onbir yaşında iken Hz. Muhammedin verdiği emanetini istediği Şeyh Arslan-Bab (Aristan-Bab, Arslan Baba)'in türbesine geliyoruz. Türbe uzun dikdörtgen kesitli, tuğla örme anıtsal bir yapı. Orta girişin sağ ve solunda iki kapıdan sağdaki ibadet, soldaki kabrin bulunduğu odalara açılıyor. Kabir odasının üstünde iki kubbe var. Civardan gelen köylüler bize katılıyorlar, genç bir hoca bizim kafile hocamızla birlikte dua ediyor.

Arslan Baba Türbesi

         Türbe önünde yerel halk ile

            Öğle yemeğimizi İpek Yolu (Cibek) restoranında yedikten sonra yaklaşık bir saatlik yoldan sonra Türkistan şehrine yaklaşıyoruz. Şehrin dış mahallelerine gelirken uzaktan Hazret Sultan Hoca Ahmet Yesevi'nin türbesi ufukta beliriyor. Yaklaştıkça iki omuzunu kaldırmış bir dev gibi karşımıza dikiliyor. Sağımızda şehrin ağaçlar arasında kaybolmuş alçak profili. Milli giysiler içinde 30-35 kişilik bir topluluk bizi karşılıyor. Ellerinde bizim saza benzer çalgıları var. Karşılıklı tanışma seremonisinden sonra yarım ay şeklinde yolun üstüne dizilip ezgiler okuyorlar. Herkes bir an önce türbeye gitmek için sabırsızlanıyor. Gösteri bitince hızlı adımlarla yola çıkıyoruz. İki tarafı yeşillendirilmiş yolu bir hamlede aşıyoruz. Taç kapıdan girince ilk dikkatimizi çeken ortada devasa bir kazan oluyor. Hepimiz biraz da şaşkınlıkla etrafımıza ve üstümüzdeki yüksek tavana bakıyoruz. Kulaklarımızda büyük boş mekanın hafif bir uğultusu var. Serin duvar diplerinde açık mavi renkli seramiklere sırtını dayamış hareketsiz ihtiyarlar bize sanki asırlardır orada oturup mescidi bekliyorlarmış hissini veriyor. Etrafımızda pembe ve mavi tüllerden yapılmış milli elbiseleri, üstlerinde cepkenleri, başlarında uzun sivri külahları ile kızlar dolaşıyor. Onlarla kazanın önünde resim çektiriyoruz.

 İpek Yolu Restoranı, Selimcan Sarıbayev ile birlikte





            Nihayet giriş kapısı karşısındaki oymalı süslü ahşap kapı açılıyor ve kabir odasına doluşuyoruz. Kapıdaki görevliler önce yerli halktan olanları içeri almıyorlar. Büyük bir ihtimalle onlar daha evvelde hiç içeri girememişler. Ortada yerden birbuçuk adam boyu yukarda yeşil somaki taştan bir lahit üstünde sanduka duruyor. Sandukanın üstüne yeşil bir örtü serilmiş. Etrafını dolaşıyoruz. Herkesin heyecanı yatıştıktan sonra kafilemizin hocası ile birlikte dualar okunuyor. İçeride daha fazla kalmamıza müsaade etmiyorlar, dışarı çıkıyoruz. Kapılar kapanıyor, Hoca Ahmed Yeseviyi gene yüzyıllar süren sessiz, sakin, gözlerden ırak bozkırın ortasında istirahatine devam edeceği yerde bırakıyoruz. Kimbilir bizden sonra ne zaman Anadolu’dan böyle birileri gelip kabri ziyaret edecek? Eğer şimdiye kadar bin kişi ziyaret etmişse hepimiz eminiz ki hiç birimiz binbirinci değil. Şimdiye kadar yasaklanmış gözlerden uzak tutulmaya çalışılmış Türk dünyasının bu büyük şahsiyeti sanki bizimle gün ışığına çıkıyor. Türkiye'ye dönünce her birimiz üstümüze düşen görevi; yazarak, anlatarak etrafımıza öğreterek yapacağız.




Ahmet Yesevi'nin sandukası

Turan Yazgan


 Şaban  Karataş, Selimcan Sarıbayev ve Turan Yazgan, yetkiliden bilgi alıyorlar 

            Türbenin mescit, aksaray, mutfak gibi diğer taraflarını dar koridorları geçerek geziyoruz. Etrafta dikkati çeken süslü oymalı ahşap kapılar ve oraya buraya konmuş çok kıvrımlı koç boynuzları var. Hemen hemen ortada başka eşya yok gibi.



            Dışarı çıkıyoruz, türbenin etrafını gezerken ön yüzde olmayan ve görülmeyen rengarenk çini kaplı yan duvarları hayranlıkla izliyoruz. Duvarın üst kenarında devasa boyda elifler, lamlar yükseliyor. Hele mescidin arka kapısına geldiğimizde şaşkınlığımız bir kat daha artıyor, ön yüzden gelirken gördüğümüz tuğla yığını bina mavi engin bir denize dönüşüyor Sonsuz sayıda küçük çini parçalarıyla bezenmiş bir taç kapı ve göz alan mavi kubbeler karşısında buluyoruz kendimizi. Gözlerimizi dilimli kubbeden ayıramadan çevreyi dolaşıyoruz. Artık ne tarafa gitsek mavi kubbeler bizi hipnotize ediyor, gözlerimizi ayıramıyoruz.










            Yapının güney tarafında hafif meyilli bir yoldan 100-150 metre gidince etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir avluda önü revaklı kerpiç bir eve giriyoruz. Zemini toprak bir odanın giriş kapısının sağ ileri köşesinde kare şeklinde bir çukur kazılmış, içine girip oturulabilecek gibi bir çıkıntısı da var. Burası Ahmed Yesevi'nin 63 yaşından sonra ölümüne kadar dört senesini inzivada geçirdiği yer. Saygı ile bakıyoruz.

            Kompleksin restorasyonu sürüyor, etrafına çok sonra yapılmış sur şeklindeki duvar onarılıyor. Çıkışta hediyelik eşya satan resmi bir mağaza var, fakat Rusça bir kitaptan başka alınacak bir şey bulamıyoruz ama yan taraftaki özel atölyelerde imal edilmiş hatıra eşyalar ise hem sanat yönü olmayan kaba eşyalar hem de oranın rayicine göre pahalı.
Ben iki küçük çini parçası aldım. Yalnız Otrar müzesinde gördüğümüz balbalların aynısı pişmiş topraktan küçük heykelcikler güzel yapılmış, özel teşebbüs burada erken işe başlamış.
            Grupta epey yorulan olduğu için iki otobüsün biri ile onlar Çimkent’e otele döndüler, biz diğer otobüs ile 30 km. ötede Kentau kasabasına gittik. Darhan diye bir yerde akşam yemeğimizi yedik sonra şehre dağıldık etrafı dolaştık. Ortada dolaşan bir takım gençlerle tanıştık konuştuk. Azeri misin diye sorunca kızıyorlar hayır ben Türküm diyorlar. 70 yaşında Nikola isminde biriyle tanıştık adam Trabzon Rumlarından imiş ama orada doğmuş her halde dedesi zamanında oraya yerleşmişler. Gayet güzel Türkçe konuşuyor. Evde Rumcadan çok Türkçe konuşurlarmış Bize bir İstanbul türküsü söyledi sonra vatan hasretini anlattı gözlerimiz yaşardı. Kendisine bir paket Samsun sigarası hediye ettik çok sevindi. Bir komşusu geldi ismi Kosta ama Türkçe bilmiyor Rumca konuşuyorlar. Halil Açıkgöz adamların konuşmalarını videoya çekti.

Kentau'da Darhan Lokantası


            Akşam güneş batarken ana yoldan dönüyoruz, otobüste sadece motorun homurtusu var. Bozuk yolda son sürat gidiyoruz. Etraf göz alabildiğine bozkır, güneş ufka yaklaşmış, akşam oluyor gök mavisi kırmızıya dönüyor. Yolda sürülerini ağıla süren başı börklü atlı çobanlara rastlıyoruz. Hepimizde son günün hüznü var. Gece 11.30 da otele varabildik.

 

6 Haziran Perşembe

            Ertesi sabah saat 4.30 da hareket edeceğimizi söylediler. 12 de yattık sabah dörtte uyandık. Bakü’ye sabah 8.30 da geldik. Bizi yabancı konukları ağırladıkları deniz kenarında bir siteye götürdüler kahvaltı verdiler. Doktor Tevfik bey geldi vedalaştık. Meşhur Konyaklarından almak  istedik 20 rublelik şişeleri 40 rubleye getirdiler.

            Akşam üzeri İstanbul’a vardık, Pamukkale otobüsleriyle saat altıda İzmir’e yola çıktık, sabah dörtte İzmir'deydik. Ben uyku mahmurluğu ile katlayıp bavula koymak istemediğim bir tomar afiş ve haritayı otobüste unutmuşum otobüs Fethiye’ye gittiğinden peşini kovalayamadık. 7 Haziran 1991.

 

12 haziran 1991 saat  23.55‘te yazım bitti. Bilgisayar’a yazıp düzeltmeler yaptığım tarih 9 Eylül 2022 Mordoğan.

Fotoğrafları seçip yerleştirmem bir hafta sürdü. 18 Haziran 2022 İzmir Mavişehir'de bitirdim. Uzun sürmesinin bir sebebi de Google haritalardan gittiğim yerleri bulmak bu günkü durumlarını görmekti. Keşke yapmasaydım o günlerde yazmış olduğum menfi cümlelerimi görünce çok üzüldüm. Nasıl ki o günlerde oranın yaşantısı bize göre elli yıl geri gözüküyorsa bu gün memleketimizi oralardan elli yıl geri gördüm. Çok mu abartılı oldu o zaman girip Google'a bakın Kazan sokaklarına eski binaların hepsi korunmuş tertemiz tamir edilmiş duruyorlar merkezde iki ve üç katlı binalardan(bize göre saray) başka çok katlı bina yok. Onlar otuz yıllarını eğitimle geçirdiler bizim verdiğimiz eğitim ile camilerimizin sayısı arttı dini eğitim arttı çocuklarımız istismar edilse bile vazgeçmedik. Kapımın önüne çıkıyorum bakıyorum muhit olarak hem yazlıkta hem Mavişehir'de kalbur üstü diye tanımlayacağım insanlar olsa da çöpten geçilmiyor.

Yukarda Kazakistan'da bahsettiğim Ahıskalılar ile ilgili bir yazıyı gazeteden kesip saklamışım, onu buraya almak istedim meraklısı için enteresan .

 

Deniz Zeyrek

Hayriya ninenin tahta bavulu...

Memleketin Çivisi

(16 Kasım 2019, Sözcü)

 

            Yıl 1944, 14 Kasım. Sovyetler Birliği (SSCB), Gürcü Sovyetinin Ahıska bölgesinde Adıgön kazasının  Marel köyündeyiz.

            Son üç günü diken üstünde, güvercin ürkekliğinde geçirmişlerdi. Zemheri kapıya dayanmış, kapı arasından gelen soğuk rüzgarın uğultusu rahatsız ediciydi. Tehlike kapıdaydı artık. Önce dizel motorları büyük bir gürültüyle çalışan kamyonların sesini duydular. Ardından "yürü, yürü" diye bağıran Kızıl Ordu askerlerini ve çocukların çığlıklarını...

            Her yeni ses onlara biraz daha yaklaşıyordu. Başlarına geleceklerle, nereye gidecekleriyle ilgili hiçbir fikirleri yoktu. Sadece Nazi Ordusu'ndan korumak için birkaç aylığına başka bölgelere gönderilecekleri ve köyün boşaltılacağı söylenmişti.

            Ağır eşyalar almamaları tembihlenmişti. Evin hanımı Hayriya Bayramova, oğlu Reseddin'e sımsıkı sarılmıştı. Eşyalar umurunda değildi. Ancak geride bırakacağı o ev ile bağı kopmasın istiyordu.

            Evin orta direğinde gaz lambasını astıkları çiviyi çıkardı. Sonra üç çivi daha...

Cebinden çıkardığı mendile sardı özenle beline doladığı kuşağa sıkıştırdı. Kırmızı cüzdanına koyacak parası yoktu. Eğilip çocukların ”el taşı" oynadığı küçük yuvarlak bir taşı yerden aldı ve cüzdana koydu. Cüzdanı da kuşağında çivilerin yanına...Küçük tahta bavuluna parfüm şişesini. ata yadigarı köstekli saati. iki çay kaşığını, kıtlama şeker kırdıkları şeker kerpetenini, evlendiğinde beline takılan gümüş kemerlerinin kalan parçalarını, mavi nazar boncuğunu, örgü şişlerini ve pudra kutusunu yerleştirdi.

Baba Resul Alioğlu tedirgin bir şekilde iki de bir “oğlana sıkı sarıl, peşimi bırakma” diyordu.

Sonunda o lanet ses duyuldu, dipçikler tokmak gibi kapıyı dövüyordu. Kapıyı açmalarıyla aynı dipçiklerin önünde sürüklenmeye başlamaları bir oldu.

            Kamyonlara doldurulup en yakın tren istasyonuna götürüldüler. Herkes birbirini tanıyor, ama Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ahıska'dan, Ahılkelek'ten, Bogdanov'dan, Aspinza'dan Borçalı'dan binlerce insan toplanmış, zorla yük trenlerine bindiriliyordu. kendilerini tıka basa doldurulmuş onlarca insanın arasında, kesif bir kokuyla dolu karanlık bir vagonda buldular. Sürgülü tahta kapı kapandığında içerisi daha da karardı. O düdük sesi duyulup demir tekerlekler rayları dövmeye başladığında, bilinmez yolculukları da başlamıştı.

            O vagonlarda 46 bini çocuk, 19 bini ihtiyar,27 bini kadın olmak üzere 93 bin insan vardı. 40 günlük yolculukta 12 bin 859 kişi, açlıktan, soğuktan ve hastalıktan öldü. yolcular, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan'da öylece bırakıldılar ve SSCB dağılana dek söylenen o birkaç ay da göçler de hiç bitmedi.

            Son nefesini verdiği Ukrayna'da yaşayan torunu Marat Reseddinoğlu, o acı geceden tam 75 yıl sonra Hayriya Nine'nin bavulunu Dünya Ahıska Türkleri Birliği (DATUB) Genel Başkanı Ziyaetdin Kassanov'a teslim etti. Böylece kendisi göremese de emanetleri DATUB'un Tiflis'te ve Ahıska'da organize ettiği 75. Yıl Anma Törenleri vesilesiyle Ahıska'ya ulaştı. Türkiye'ye dönerken uzun uzun "Hayriya Nine neden çivileri tercih etmiş" diye düşündüm. Sonunda şu karara vardım: "Memleketin çivisi çıkmış" denir ya hep. İşte  Hayriya Nine'nin taşıdığı o çiviler de Ahıska'nın çivisiydi. O çiviler çıktığında o yurt da dağılmıştı.

 

Hikâyenin görünmez Kahramanları

            Aktardığım hikâyenin iki kahramanı daha var. Biri, yazıda söz ettiğim Ziyaetdin Kassanov, Kazakistan Milletler Meclisi’nde milletvekili ve iş adamı.

Sovyetler dağıldığından bu yana tanırım. Dünyaya dağılmış Ahıskalıları bir araya getirmek için varını yoğunu ortaya koymuş. Dünyada yaşayan onbinlerce Ahıskalı aileye ulaşmayı, onları DATUB çatısı altında toplamayı başarmış. Törenler için 10 ayrı ülkeden Ahıska’ya gelen yüzlerce Ahıskalının konuşmalarından anladım ki nerede bir Ahıskalı sorun yaşasa Kassanov oraya yetişmiş. 75 yıldır ata yurtlarından uzak insanların doğal lideri olmuş.

İkinci kahraman ise yıllar sonra anma törenlerinin görkemli bir şekilde Gürcistan'da ve Ahıska'da yapılmasını, haliyle Hayriya Nine'nin emanetinin adresine ulaşmasını sağlayan Türkiye'nin Tiflis Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan. Moskova'da ve Ankara'da çalıştığı yıllarda da tanık olduğum "tuttuğunu koparan diplomat" yanıyla zoru başarmış. Gürcistan yönetimiyle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde SSCB mirası o acının mağdurunun Ahıskalılar kadar Gürcistan'ın da olduğuna ikna etmeye başlamış. Ahıskalılara kapalı kapıları bir bir açmayı başarmış.

 

            Ahıska'nın çivisi çıktığı yere yeniden çakılır ve Ahıska Ahıskalılara yeniden yurt

olursa bir gün, bilin ki bunda en çok onların emeği var.



Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bulgaristan Eylül 2014

1970 Ağustos Kırmızı Topraklar-1

Güney Kıyıları Seyahati 1964